26 Mayıs 2012 Cumartesi

28 Nisan 2012 Cumartesi

Bu da böyle bir mülakat

Geçen perşembe yine bir mülakat için İstanbul'a gittim. Partner'la görüşecektim ve son mülakat olduğu için başarılı olduğum taktirde iş benimdi. İnanılmaz gergindim; hazırlandım, çalıştım ve adamla görüşmeye gittim. Manager mülakatım iyi geçmişti, gergin olmama rağmen düzgün cevaplar verdim ve istediğim sonucu aldım. Manager gençti ama buna rağmen çok da ciddiydi. Müdür bile bu kadar ciddiyken partner'la yani "ortak"la görüşme düşüncesi beni iyice gerdi.

 Ofise gittim, partner elli küsür yaşında bir adamdı. Manager'ın ve kendi yaşının aksine çok rahattı, hiç gergin ve ciddi değildi. İnanılmaz tatlıydı. Konuşmaya başladık. Havadan sudan derken, adam birkaç soru sordu, bildiğim gördüğüm konuları ben bunları bilmiyorum, görmedik diyerek sıçışlara başladım. Adam "hayır, gördünüz bunları, Dokuz Eylül Üniversitesi veriyor bu konuları" diyor, ben bir yandan elim ayağım titreyek "öyle miydi, xxx'i soruyorsanız evet gördük, biliyorum evet uff" diye pot üzerine pot kırıyorum. Adamın sorduğu şeylere bambaşka yanıtlar veriyorum, zeka katsayım 10'a düşmüş ve karşımdaki flemenkçe konuşuyor sanki. Sular seller gibi bildiğim şeyleri beynim o anda algılayamıyor. Saçmaladıkça daha da geriliyorum. Arada espri yapmaya çalışıyorum -karşımda arkadaşım var ya-, lakin yaptığım espri kendimi kötüleyen şeyler, adam doğal olarak güleceğine öyle mi falan diyor.

 Derken birden elektro gitar muhabbeti geçti. "Ben de çok ilgiliyim müziğe" demesiyle bir anda rock grupları muhabbeti girdi araya. Radiohead'in ilk albümlerinden girdik, son albümlerinin ne kadar tekno olduğundan, bassın, gitarın duyulmamasından, elektro gitar çalmanın gerektirdiklerine, Queen'den Beatles'a, Red Hot Chili Peppers'tan Californication şarkısının alt yapısına, popüler müzikten, Freddie Mercury'e, Brian May'in gitar idolü olmasından, hard rock'tan Led Zeppelin'e kadar daldık. Karşımda babam yaşında bir adam olduğunu ve aslında mülakatta olduğumuzu tamamen unuttum ben. Güle oynaya gerginliğin gramı olmadan çıktım mülakattan.

 İlk baştaki sıçışlarımdan dolayı işi alacağım konusunda çok da umutlu değilim, ama önemli değil. Böyle bir partner'la, beni ve ilgilerimi önemseyerek bu konuları tartışan bir adamla tanıştığım için çok mutluyum. İş hayatında bu kadar sevimli ve iyi insanlar olabileceğine karşı inancım arttı. İyi ki gitmişim ve mülakata girmişim.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Red Hot Chili Peppers Sorunsalı

Yıllardır "RHCP geliyor", "bu yıl kesin Türkiye'de" asparas haberleriyle çalkalandı durdu ortalık. Bu yıl da her yıl olduğu gibi yeni albümleri kapsamında Türkiye'ye gelecek haberleri yayınlandı. Tur dahilinde çevre ülkelere geleceği için heveslendim lan hakikaten de bu yıl geliyorlar galiba diye. Birikmiş bir miktar param da vardı, saha içi ön sıralardan birinden bilet alabilecek kadar maddi durumum vardı. Sonradan RHCP yeni tur şehirlerini açıkladı ve aralarında İstanbul yoktu. Gene hassiktir duygularımızla oynandı eeh sikerim diyerekten hayal kırıklığına uğradık. Arkadaş grubumuzca çok yaratıcı ve sağlam küfürler sallayarak durumun üzerini mecburen kapattık.

Aradan birkaç ay geçti ve işsizlik bunalımı başladı bende. Ne yapsam ne etsem derken "Hollanda'ya gideyim lan, ne de olsa Red Hot da gelmiyor, onun parasıyla birkaç hafta stres atarım" dedim. Bir güzel harcadım o parayı, uçak biletidir, oteldir, cep harçlığıdır, vize parasıdır. Red Hot Chili Peppers birikimi seyahate gitti yani. Varan 1.

Seyahatten önce araya bir iş görüşmesi sıkıştırıp İstanbul'a geldim. Arkadaşımla gece çıktık, o da "RHCP geliyormuş, ona da mutlaka gidelim!" diye sevindirik olurken acı gerçeği söyledim. Seyahat öncesi olan küçük birikimimi de ehhh sikerim gelmiyorlar zaten, İstanbul gecelerine harcayalım gitsin, içkiye harcayalım en azından mantığıyla harcadım. Varan 2.

Geziden geldikten sonra bir şekilde gene param birikti, İzmir'de gece dışarı çıktık arkadaşla. Birkaç bira içmek amacıyla girdiğimiz bardan "lan zaten Red Hot Chili Peppers da gelmiyor, yurt dışına da çıktım, bir ihtiyacım da yok, getirin vodkaları chivasları " diyerek sabaha karşı 5 parasız çıktık. Varan 3.

Birkaç gün önce bir şirket tarafından mülakat için İstanbul'a çağırıldım. Mülakatım hafta içinde olmasına rağmen hafta sonundan gideyim de eğlenelim bühii zaten Red Hot Chili Peppers da gelmiyor bütün paramı harcarım artık dedim, harcadım, hatta içeri göçtüm, batağa battım falan. Varan 4.

Hala İstanbul'dayım. Batağa batmamın, eksiye geçmemin ardındaki gündeyim ve tahmin edin bugün ne öğrendim? 8 Eylül'de Red Hot Chili Peppers Türkiye'ye geliyormuş. Defalarca paramın olmasına rağmen gelmemeleri ve en parasız, en meteliksiz olduğum dönemde, hele ki "zaten gelmeyecekler" mantığıyla şuursuzca, hunharca para harcamamın ardından sadece ertesi gün böyle bir şeyi öğrenmem ne demek he?!


Fuck this shit.

29 Mart 2012 Perşembe

Değişken Sıçışı

"Ben" ile başlayan cümleler kurmaktan hoşlanmadığımı yazmıştım, kendi blogum bile olsa kimsenin gram umrunda olmayacak hayatımı, iç karartıcı huzursuzluklarımı, hissettiklerimi ve sıkıntılarımı yazmamaya çalışıyorum (evet bu yazmıyor halim). Çalışıyorum ama beceremiyorum, sonuçta burası benim blogum, bunu okuyan gazete gibi köşe yazısı beklemiyordur herhalde. Ancak sürekli "ben şöyle yaptım, ben böyle yaptım" şeklinde yazılan bir blogun da pek eğlenceli ve ilgi çekici olmadığını kabul etmek gerek. Okunsun diye de yazmıyorum gerçi bu blogu, hatta hiç okunmasın, ben kendi kendime kendi içsel dünyamı yansıtayım istiyorum da herkese açık yazılmıyor bunlar, neyse..

İç karartıcı, zerre umrunuzda olmayan, "banane yarram?" dediğiniz mini yazılarımdan biri daha geliyor hazır olun. 2 kedi, kariyer, para, karakter, yeğen, yalnızlık, aile, pişmanlık, ev, hırs, sakinlik, sıkıntı değişkenleri var. Hepsine aynı anda sahip olunamadığından pişman olmamaya çalışarak hayatını en iyi yönde ilerletmeye çalışan bir Aybüke var. Bu sıkıntılı yolda tanrısı nutella olmuş, kilo almış, aldıklarını verememiş, bu yüzden de git gide daha da mutsuz olan takık bir kız Aybü.

Gece gündüz uygun bir denklem kurmaya çalışıyorum elimdekilerle. Stres de ebemi sikti ayıptır söylemesi.

Ya da siktir edip Yavuz Çetin dinleyeyim. Hiç olmadı The Kinks'tir Waterloo Sunset'tir, Lily Dreams On'dur falan.

24 Mart 2012 Cumartesi

Eski şansımın geri döndüğü tarih: 23 Mart 2012

Çok şanslı bir insan olduğumu, ne zaman bir şeyi çok istesem -imkansız gözükse de- mutlaka gerçekleştiğini daha önceden yazmıştım buraya. İşlerimin ters gitmesi çok nadirdir. Nadirdir nadir olmasına da hayatımdaki en uzun şanssızlık dönemini yaşıyorum 1.5 aydır. Büyük olaylar ters gitmiyor, ama küçük olup da ters giden, lakin birleşince insanın sinirini bozan saçma sapan şeyler vardır ya, hah işte onlar mütemadiyen peşimi bırakmamakta...ydı ki dün tersine döndü her şey.

Şu dediğim 1.5 ayda yurt dışına çıkacağım gün havaalanında sürünmem için yapılmış gibi 10 yıl sonra İzmir'e kar mı yağmadı, hauptbahnhof'da trenimi kaçırıp götüme paralar mı kaçmadı, ayağımı Hollanda'ya attığım anda kar fırtınaları mı başlamadı, araçlarım bozulup uzuvlarım ciddi anlamda donma tehlikesi mi geçirmedi, koca otelde bir tek benim mi odam sorunlu olmadı, manyaklar mı sarmadı, tramvay mı çarpmıyordu az daha, saçma sapan rahatsızlıklar mı yaşamadım... Bunlar sadece 3 günde oldu, 45 gün boyunca böyle devam etti. Her günüm böyle aksilikler üzerine aksiliklerle geçmeye başladı ki zaten stresli bir dönem geçiriyorum; iş için sınavlara gidiyorum, görüşmeler yapıyorum, araştırıyorum, çalışıyorum. Son birkaç gündür iyice şanssız, mutsuz ve depresiftim derken dün sabah tuhaf bir mutlulukla uyandım.

Richie Kotzen'ı ne kadar sevdiğimi cümle alem biliyor zaten, adamın peygamber olduğuna inanıyorum (tanrı Freddie çünkü), kendisine hayranım, ona olan sevgim şurada anlatılamayacak kadar büyük bilenler biliyor, aylardır da 23'ündeki İzmir konserini bekliyordum, hayaller kuruyordum. Ancak onun konserinin geldiğini bilmek bile rahatlatmıyordu artık beni, aksine bir terslik çıkacağını düşünüyordum, öyle boktan boktan günler geçirirken dediğim gibi sabah nedensiz bir sevinçle uyandım.

Sabahtan bir iş için sınava girmem gerekiyordu, iş yarı istediğim bir işti, asıl istediğim bölüm olmadığı için başvurmuştum ve sınav dağın tepesindeydi. İlk kez gram gerginlik hissetmeden güle oynaya, içimde nedensiz bir mutlulukla girdim sınava. Sınav esnasında istediğim asıl bölümün tam da bu yıl açılacağını öğrendim. "Hayret lan olur muydu benim istediğim şeyler" diyerek sınavdan çıktım. Sınavımın kötü geçmesine rağmen yüzümde güller açarak yola koyuldum. Yolda da "ne zamandır X'i, Y'yi, Z'yi görmüyorum yahu bir ara onlarla iletişime geçeyim, ne zamandır görmüyorum, keşke karşılaşsak" dedim ve 1 saat içinde dediğim insanların hepsiyle karşılaştım. "Lan noluyor, şansım mı dönüyor yoksa, istediklerim olmaya mı başladı gene, yoksa sadece aptala malum mu oldu" diyerek eve geldim.

Bilgisayarı açtım ve tanımadığım -sonradan konser organizatörü olduğunu öğrendiğim-birinden gelen bir mesaj gördüm: "Dün sayfamızdaki soruya doğru cevap vermişsiniz, Richie Kotzen'la tanışma şansı yakaladınız, saat 8'de konser yerinde olun". Ellerim titremeye başladı, kalbim saniyede 1500 kez falan çarpmaya başladı. LAAAAAANNN diyerekten evde bir posta koşturdum. Richie Kotzen lan boru mu bu?! Dünyanın en iyi ve en ünlü gitaristlerinden muhteşem bir herif. Diyorum ya, peygamber.

Günün geri kalanında 32 diş gezdim, kalp atışlarım normale dönmedi, hayatımda bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Saat 8'de kapının önüne gittim veee... Bir ışık huzmesi gördüm. İnsan olamayacak kadar güzel bir şey. Sanki o melek, bense taş devrinden fırlamış biriyim. Kendisini görünce elim ayağım iyice birbirine dolandı, dilim tutuldu. Görevli durumumu fark etti de yardımcı oldu, Richie'yle fotoğrafımı çekti bir güzel. Konser de muhteşemdi.

Geçen yıl James Blunt'ın kıçını ellemiştim, bu yıl da Richie'yle tanıştım. Şansımın döndüğü tarih budur işte.


12 Mart 2012 Pazartesi

...

Nedene ihtiyacım var. Sadece tek bir "neden". Ne olursa...

Rock'n Roll Suicide çalarken daha da zorlanıyorum onu bulmakta.

18 Şubat 2012 Cumartesi

Hüzünlü yazı.

Bu yazıyı bitirebilir miyim bilmiyorum, belki bitiririm, belki bitiremem. Belki de silerim yazdıktan sonra. Neden yazıyorum bilmiyorum. Üzülüyorum, ondan olsa gerek.

İnsanların şanslı olduğunu düşünmek ne kadar büyük bir ilizyon, dışarıdan mükemmel görünen hayatlarına özenmek ne kadar da içine kolay düşülebilen bir yanlış. İnsanların neler yaşadığını ya da yaşayacağını bilmeden özenmek, kalbinde bir kıskançlık -ya da fesatlaşmadan sadece gıpta diyelim- hissetmek, olanları ve olacakları gördükten sonra bu hissettiklerinden utanmak... İşte ben.

Yıllar önce, hatta tam olarak söylemem gerekirse 8,5-9 yıl önce çok yakın bir akrabamın -kuzenimin- düğününe katıldım. Türkiye'nin en pahalı ve güzel mekanlarından birindeydi düğün. Bir sürü ünlü ve kendileri gibi zengin arkadaşları gelmişti. Kuzenimin çok yakın bir arkadaşı, düğün başlamadan hazırlık aşamasında bizimleydi. Kıza gözüm takılmıştı. Davranışlarından pek hoşlanmamış olsam da çok özenmiştim. Hayatına yani. Tek başına İngiltere'de yaşıyordu, ailesi oturdukları şehrin en önemli ailelerindendi, çok zenginlerdi, tanınmışlardı. Benden birkaç yaş küçük bir kardeşi vardı ailesiyle birlikte yaşayan. İçimden "ne güzel her istediğine sahip. Çok şanslı. Keşke ben de her istediğime sahip olabilseydim onun gibi. Çok güzel bir hayatı var" dedim. Kıskandım. Düğün bitti, bir daha hiç görmedim onu. Birkaç ay geçti; bir gün tüm haber kanallarında flaş haber veriliyordu. Önemsemedim, bakmadım bile ne olduğuna annem beni çağırana kadar. Ne oldu diye sordum anneme, "baksana, düğündeki o kız. Hatırlıyor musun? Çok yazık. Gece evlerini basıp bütün ailesini öldürmüşler. Küçük kız kardeşini bile.. Kız o sırada İngiltere'deymiş, ona bir şey olmamış." Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Konuşamadım. Ertesi gün tüm gazetelerde boy boy fotoğrafları vardı. O kadar üzüldüm, o kadar üzüldüm ki.. İnsan başına ne geleceğini hiç bilemiyor, kim şanslı kim değil anlaşılamıyor. Özendiğimiz hayatlar birden bire çökebiliyor. Onun sahip olduklarını birkaç ay öncesinde kıskandığım için kendimden çok utandım. Hala daha utanırım.

5 yıl öncesinde gene aynı akrabalarımlaydım. Çok yakın bir arkadaşları, bir siyasetçinin oğluyla evleniyordu. "Kız da iyiymiş, koca parti başkanının oğluyla evleniyor, seçimden sonra kayınpederi başbakan olabilir ehehhe. İnsanlar ne de şanslı, yok muymuş adamın bir çocuğu daha? Ehehehe" dedim. Aynı gün kuzenimin arkadaşına eşya bakmak üzere buluştuk. Kızın kayınvalidesi de gelmişti. Siyasetçinin eşi yani. Yanında bir arkadaşı vardı. Beni görünce aralarında fısıldaşmaya başladılar. Tuhaf tuhaf bana bakıyorlardı. Daha sonra beni tanıştırdılar, el sıkıştık kadınla. Yanındaki kadına dönüp"Yasemin'e ne kadar da benziyor değil mi?" dedi. "Evet." dedi arkadaşı. "Onu görür gibi oldum resmen. Fena oldum. Ama onun saçları kıvırcıktı, düz değildi." dedi kadın. "Benim saçlarım fönlü şu anda, ben kıpkıvırcığım normalde" dedim. Kadının kalbine bir sancı saplandığını hissettim. "Kaç yaşındasın peki kızım?" "19'um." Kadın yutkundu "benim Yasemin'im de 19'undaydı öldüğünde. Allah onun ömrünü de sana versin güzel kızım."Ağlamamak için kendini zor tuttu. O anda benim de gözlerim doldu, kalbime saplanan bıçakla zar zor teşekkür ettim. Daha demin bir tane daha çocukları var mıymış eheh diye dalga geçtiğim kızın ölmüş, ne şanslılar yeaa diye tutturduğum ailenin de harap bir halde olduğunu öğrendim. Akşam kadın eve gittiğinde beni kocasına da anlatmış. Adam da çok kötü olmuş. Uzun zaman kendime gelemedim, hep o aileyi düşündüm, o kızı düşündüm. Televizyonda ya da gazetede gördüğüm her haberde bana dolu dolu gözlerle bakan anne geldi aklıma.

O gün bugündür kimsenin hayatına özenmem, kimseyi sahip oldukları için kıskanmam. Uzaktan bakıp ne kadar da şanslı demem. Mutluluğun hep yanımda olduğunu biliyorum. Para pulda değil, ailemde, arkadaşlarımda, sağlığımda, huzurumda. Aslında şanslı olan, her şeye sahip olan benim..