29 Ocak 2012 Pazar
Bir kalıp çikolata
Buraya atar yapmaya girecektim. Kasıntı insanlarla yarım saat dahi oturmanın insan bünyesi üzerine etkilerine dair bir yazı yazıp öyleleriyle dalga geçecektim. Bu insanların, bir biraya 15 tl verilmeyen eğlence yerlerinde rahat edemediklerini, söz dahi olmayan maksimum 10 saniyelik bir ritmin gece boyunca tekrarlandığı mekanlarda kendileri olabildiklerini, atkılarını göğüslerinde entel şekilde bağlamadan evlerinden çıkmadıklarını, paraları olduğunu sonuna kadar göstermek istediklerini ama buna rağmen hesap geldiğinde ceplerinde akrep varmış gibi davrandıklarını, sıradan içme yerinin onlar için sadece Kafe Pi denen bebelerden geçilmeyen salak yer olduğunu, renkli ve daracık kot pantolonlarının kızları etkilediğini düşünüp kendilerini havalı gösterdiğini sandıklarını, salaş yerlerde asla rahat edemediklerini, bir kız olarak yanlarında küfrettiğinizde sizi ayıpladıklarını, hayatı tozpembe sanıp başkalarının gerçek sorunlarını kafalarında bir kalıba oturtamayıp alaya aldıklarını, entelmiş gibi davrandıklarını, hatta entel olduklarına tüm kalpleriyle inandıklarını, hayatlarında doğru düzgün kitap okumamış olmalarına rağmen her konu hakkında çok doğru yorumları olduğunu sandıklarını yazıp atar yapacaktım; ama dolapta bir kalıp çikolata buldum. Koştum onu yedim.
22 Ocak 2012 Pazar
I'll Be There For You
Bon Jovi'yi severim. Hatta çok severim. "Bon Jovi deyince orada duracaksın" diyen arkadaşlarla çevrili etrafım. Erkek arkadaşlarımın geneli de çok severdi Bon Jovi'yi. Hatta onlar için çok özeldi her zaman. Hepsinin bir Bon Jovi hatırası vardı. Benim için de öyledir, çok özeldir. Geçenlerde biri "en sevdiğin Bon Jovi şarkısı ne?" diye sordu. Cevap veremedim. I'll Be There For You diyecekken Always aklıma geldi, oradan Queen of New Orleans, It's My Life, Wanted Dead or Alive... Dilim varmadı aradan birini seçmeye.
Neden bilmiyorum ama geçen yaz doğum günümde İstanbul konseri olan Bon Jovi'ye gidemedim. Nedeni hakkında ciddi anlamda en ufak bir fikrim yok. Doğum günümdü, işler biraz karışıktı, kiminle geçireceğim belli değildi, üstüne üstlük doğum günümü de kutlayasım yoktu... Ama Bon Jovi'den bahsediyoruz burada aq. Neden yani neden? Nasıl böyle bir şansı kaçırırım? Aklım almıyor. Hala anlamıyorum, yetmezmiş gibi çok pişmanım, akılsızlığıma yanıyorum.
Romantik komedileri pek sevdiğim söylenemez. Stresli olduğum zamanlarda iyi bir seçenektir, ama artık o zamanlarda bile gıcık ediyor beni, "inşallah kavuşamazsınız, gerzekler!" "sen film boyunca it gibi davran, şimdi de değerini anla. Yok öyle!" çemkirmeleriyle geçiyor benim için. Dün de sıkıntıdan ne yapacağımı bilemeyip yıllardır bilgisayarımda izlenmeyi bekleyen bir romantik komedi filmini izledim. Adı A Lot Like Love'dı. Diğerlerinin aksine sıkılmadan izledim, beğendim filmi. Aslında filmi beğenmemi sağlayan 2 unsur oldu. İlki, kız karakterin bir özelliğini en yakın arkadaşlarımdan birine inanılmaz bir şekilde benzetmemdi. Kız duygularını, aşkını sürekli bastırıyordu. Oğlanın evleneceğini duyana kadar da kafasına dank etmiyordu. Film boyunca "bu filmi ona izletmeliyim, en azından anlatmalıyım, of!" deyip durdum. İkinci unsur da zaten beni benden aldı. Kız, oğlanın ona uygun olmadığını, nedenlerden birinin de gitar çalamaması olduğunu söylüyordu. Bunun üzerine yakışıklı mı yakışıklı Ashton Kutcher'ımız da elektrogitar öğrenip kızın kapısına dayanıyordu. Gitar falan da değil, direkt elektrogitar. Zaten bu konuya takık durumdayım, elektrogitarı görür görmez eridim bittim. Tabii şarkıyı çalmaya başlayınca kalbimden vurulmuşa döndüm: Bon Jovi'den I'll BeThere For You çalıyordu. Bu kadar ayrıntı bana denk gelse sanırım oracıkta -en olmayacak adam bile gelse- ben evlenme teklifi ederim. Kız buna rağmen oğlanı reddetti ve benden orospu sıfatını kazandı. Neyse, sonunda tipik tatlıya bağlandı olaylar falan.
Bir romantik komedi filmi gösterdi ki benim en sevdiğim Bon Jovi şarkısı I'll Be There For You'ymuş. Dünden beri loop'a almış vaziyette dinliyorum. Şu dizeler yeter zaten:
Neden bilmiyorum ama geçen yaz doğum günümde İstanbul konseri olan Bon Jovi'ye gidemedim. Nedeni hakkında ciddi anlamda en ufak bir fikrim yok. Doğum günümdü, işler biraz karışıktı, kiminle geçireceğim belli değildi, üstüne üstlük doğum günümü de kutlayasım yoktu... Ama Bon Jovi'den bahsediyoruz burada aq. Neden yani neden? Nasıl böyle bir şansı kaçırırım? Aklım almıyor. Hala anlamıyorum, yetmezmiş gibi çok pişmanım, akılsızlığıma yanıyorum.
Romantik komedileri pek sevdiğim söylenemez. Stresli olduğum zamanlarda iyi bir seçenektir, ama artık o zamanlarda bile gıcık ediyor beni, "inşallah kavuşamazsınız, gerzekler!" "sen film boyunca it gibi davran, şimdi de değerini anla. Yok öyle!" çemkirmeleriyle geçiyor benim için. Dün de sıkıntıdan ne yapacağımı bilemeyip yıllardır bilgisayarımda izlenmeyi bekleyen bir romantik komedi filmini izledim. Adı A Lot Like Love'dı. Diğerlerinin aksine sıkılmadan izledim, beğendim filmi. Aslında filmi beğenmemi sağlayan 2 unsur oldu. İlki, kız karakterin bir özelliğini en yakın arkadaşlarımdan birine inanılmaz bir şekilde benzetmemdi. Kız duygularını, aşkını sürekli bastırıyordu. Oğlanın evleneceğini duyana kadar da kafasına dank etmiyordu. Film boyunca "bu filmi ona izletmeliyim, en azından anlatmalıyım, of!" deyip durdum. İkinci unsur da zaten beni benden aldı. Kız, oğlanın ona uygun olmadığını, nedenlerden birinin de gitar çalamaması olduğunu söylüyordu. Bunun üzerine yakışıklı mı yakışıklı Ashton Kutcher'ımız da elektrogitar öğrenip kızın kapısına dayanıyordu. Gitar falan da değil, direkt elektrogitar. Zaten bu konuya takık durumdayım, elektrogitarı görür görmez eridim bittim. Tabii şarkıyı çalmaya başlayınca kalbimden vurulmuşa döndüm: Bon Jovi'den I'll BeThere For You çalıyordu. Bu kadar ayrıntı bana denk gelse sanırım oracıkta -en olmayacak adam bile gelse- ben evlenme teklifi ederim. Kız buna rağmen oğlanı reddetti ve benden orospu sıfatını kazandı. Neyse, sonunda tipik tatlıya bağlandı olaylar falan.
Bir romantik komedi filmi gösterdi ki benim en sevdiğim Bon Jovi şarkısı I'll Be There For You'ymuş. Dünden beri loop'a almış vaziyette dinliyorum. Şu dizeler yeter zaten:
I'll be there for you
These five words I swear to you
When you breathe I want to be the air for you
These five words I swear to you
When you breathe I want to be the air for you
I'll be there for you
I'd live and I'd die for you
I'd steal the sun from the sky for you
I'd steal the sun from the sky for you
Words can't say what love can do
I'll be there for you
3 Ocak 2012 Salı
28 Aralık 2011 Çarşamba
Mimler mimler
Mim 1: Sycorox'tan çok yönlü blogger ödülü.
Ben bunu ne zamandır yapacaktım güya, ama tamamen unutmuşum. Şimdiye kısmet oldu artık ehehe :)
Ödül Kuralları:
1- Ödülü bize veren kişiye teşekkür ediyoruz ve blogunun linkini veriyoruz:
Ben bunu ne zamandır yapacaktım güya, ama tamamen unutmuşum. Şimdiye kısmet oldu artık ehehe :)
Ödül Kuralları:
1- Ödülü bize veren kişiye teşekkür ediyoruz ve blogunun linkini veriyoruz:
Bir süredir takip ettiğim Sycorox bana bu ödülü layık görmüş. Çok teşekkür ediyorum kendisine :)
2- Hakkımızda 7 gerçek paylaşıyoruz.
Geldik en zor kısma.
2- Hakkımızda 7 gerçek paylaşıyoruz.
Geldik en zor kısma.
1-) Her ne kadar sallamaz, ilişkilere balıklama dalan, olmazsa da başkasını bulan biri gibi gözüksem de, içten içe çok romantik hayaller kurup bunların gerçekleşeceğine inanıyorum. Mr. Darcy'mi arıyorum desem abartmış olmam. İstediğim insan tam olarak o. Onun gibi bir aşk yaşamak istiyorum. Gerçeklerden de kopuk bir insanım görüldüğü üzere. 20'li yaşlarının ortasına gelmiş bir insan için tuhaf, ama olsun. Bulacağım.
2-)Rock'n roll'u çok geç keşfettiğimden ve bununla ilgili şeyleri (enstruman çalmayı öğrenmek, ilgili kulüplere üye olup benzer zevkli insanlarla tanışmak) es geçtiğimden üniversite hayatımı yeterince etkili kullanamadığımı düşünüyorum. Uzun süre benden çok farklı zevkleri olan insanlarla takılarak kendim olamadım. Bununla ilgili pişmanlıklarım var.
3-)Yabancı bir yerde yemek yiyeceksem "aç mısın" sorusuna "pek değil" cevabını veriyorum. Çünkü çok yemek seçiyorum ve sevmediğim bir şey olduğunda "ben onu sevmiyorum" demekte çok zorlanıyorum. Öyle demektense işi baştan garantiye alıyorum.
3-)Yabancı bir yerde yemek yiyeceksem "aç mısın" sorusuna "pek değil" cevabını veriyorum. Çünkü çok yemek seçiyorum ve sevmediğim bir şey olduğunda "ben onu sevmiyorum" demekte çok zorlanıyorum. Öyle demektense işi baştan garantiye alıyorum.
4-)Hamam böceğinden korktuğum ve iğrendiğim kadar hiçbir şey yoktur şu hayatta. Kendi evim olduğunda ya hamam böceği çıkarsa, ya odama kadar gelip de üstüme çıkarsa, ya tavandaysa ve suratıma düşerse, ya deprem olup da ev yıkılır ve enkaz aralarında hamam böcekleri gezinirse diye düşünmekten canım çıkıyor. Çok korkuyorum lan.
5-)Şimdiki modellere göre eski sayılan bir cep telefonum var ve çok memnunum. Bir telefona gidip de 2 milyar vermenin mantığını çözemiyorum. Bir ara gaza gelip "annemler bana hediye etsin yaee" demişliğim olsa da ne kadar gereksiz olduğunu ezelden beridir biliyorum. Gösteriş merakına da sadece gülüyorum.
6-)Sevdiğim grupların kıyafetleri, takıları, çantalarından başka bir şey giymek ve kullanmak istemiyorum hayatım boyunca. Sadece onları giysem bana yeter. Çok mutlu oluyorum onlar üzerimdeyken :)
7-)Ne kadar kendi evime çıkmak istesem de ailemden ayrı bir eve çıkmak bana çok ürkütücü görünüyor. Zaten ana kuzusu olaraktan yetiştim, hayatımda doğru düzgün iş yapmışlığım yok. Ne istesem elimin altında, her dediğim yapılıyor falan.
5-)Şimdiki modellere göre eski sayılan bir cep telefonum var ve çok memnunum. Bir telefona gidip de 2 milyar vermenin mantığını çözemiyorum. Bir ara gaza gelip "annemler bana hediye etsin yaee" demişliğim olsa da ne kadar gereksiz olduğunu ezelden beridir biliyorum. Gösteriş merakına da sadece gülüyorum.
6-)Sevdiğim grupların kıyafetleri, takıları, çantalarından başka bir şey giymek ve kullanmak istemiyorum hayatım boyunca. Sadece onları giysem bana yeter. Çok mutlu oluyorum onlar üzerimdeyken :)
7-)Ne kadar kendi evime çıkmak istesem de ailemden ayrı bir eve çıkmak bana çok ürkütücü görünüyor. Zaten ana kuzusu olaraktan yetiştim, hayatımda doğru düzgün iş yapmışlığım yok. Ne istesem elimin altında, her dediğim yapılıyor falan.
3- Sevdiğiniz 10 blogçuya bu ödülü verin ve verdiğinizi de haber verin:
Bühiii ben geç kaldığımdan ödül vereceğim herkes bu mimi yapmış zaten :(
Mim 2: Sweet Leaf'ten ruhunuz hangi renk.
Bühiii ben geç kaldığımdan ödül vereceğim herkes bu mimi yapmış zaten :(
Mim 2: Sweet Leaf'ten ruhunuz hangi renk.
Bunu da ne zamandır yapacaktım, yapayım bari artık ehe :)
1-Ruhunuz hangi renk?
2-İzlediğiniz blogcular sizce ne renk?
Beyaz: Temizlik, saflık ve güven hissi verir. Hüzünlendirir.
Siyah: Konsantrasyonu ve özgüveni artırır. Çoğu ülkede matemi temsil eder.
Mavi: Özgürlük hissi verir ve sakinleştirir.
Yeşil: Dinlendirir ve huzur verir.
Kırmızı: Tansiyonu ve kan akışını hızlandırır. İştah açar.
Sarı: İnsana heyecan ve canlılık verir. Dikkat çekicidir.
Mor: Bilinçaltını olumsuz etkiletebilir.
Pembe: Neşe, güven ve rahatlık verir.
Turuncu: İştah açar, yorgunluğu giderir.
Lacivert: Düşünce gücünü arttır, ciddiyet verir.
Kahverengi: Toplum içinde rahatlık ve güven verir.
Gri: Alçakgönüllüğü ve dengeyi ifade eder.
1-Ruhunuz hangi renk?
2-İzlediğiniz blogcular sizce ne renk?
Beyaz: Temizlik, saflık ve güven hissi verir. Hüzünlendirir.
Siyah: Konsantrasyonu ve özgüveni artırır. Çoğu ülkede matemi temsil eder.
Mavi: Özgürlük hissi verir ve sakinleştirir.
Yeşil: Dinlendirir ve huzur verir.
Kırmızı: Tansiyonu ve kan akışını hızlandırır. İştah açar.
Sarı: İnsana heyecan ve canlılık verir. Dikkat çekicidir.
Mor: Bilinçaltını olumsuz etkiletebilir.
Pembe: Neşe, güven ve rahatlık verir.
Turuncu: İştah açar, yorgunluğu giderir.
Lacivert: Düşünce gücünü arttır, ciddiyet verir.
Kahverengi: Toplum içinde rahatlık ve güven verir.
Gri: Alçakgönüllüğü ve dengeyi ifade eder.
Sweet Leaf benim ruhumun pembe olduğunu düşünüyormuş. Ara ara mora dönüp sonra hoop tekrar pembeye dönüyor demiş. Açıkçası dengesiz demiş :p Şaka lan şaka öyle dememiş de, öyle deseymiş de doğru olurmuş. Kanımca beni en iyi anlatan renk de pembe aralarından. Mora dönüşlerim de çok doğru. Beni ne kadar iyi tanıdığını görüp şaşırdım resmen.
Blog yazarlarından sadece ikisinin ruhu hakkında yorum yapabileceğim, çünkü pek tanıdığım yazar yok açıkçası.
İlnevya'nın ruhu kahverengi bence. İyi bir insan olduğu her halinden belli, ama bunun yanında sizi rahatlatan, huzur veren, bir şey paylaştığınızda sizi yargılamayacak, güven veren birisi.
Sweet Leaf'in gri ve yeşil arasında bir yerlerde olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar o kendisini çok değişken ve diğer tabirle dengesiz görse de kendi içinde müthiş bir dengeye sahip. Alçakgönüllü, kendisi övmez asla. Ama bir yandan insanı dinlendiren ve huzur veren bir yanı da var. Siz derdinizi anlatın, o size şebeklik yapıp eğlendirsin sizi, dinlendirsin, huzur versin.
Başka da tanıdığım yok zaten. Gıah.
İlnevya'nın ruhu kahverengi bence. İyi bir insan olduğu her halinden belli, ama bunun yanında sizi rahatlatan, huzur veren, bir şey paylaştığınızda sizi yargılamayacak, güven veren birisi.
Sweet Leaf'in gri ve yeşil arasında bir yerlerde olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar o kendisini çok değişken ve diğer tabirle dengesiz görse de kendi içinde müthiş bir dengeye sahip. Alçakgönüllü, kendisi övmez asla. Ama bir yandan insanı dinlendiren ve huzur veren bir yanı da var. Siz derdinizi anlatın, o size şebeklik yapıp eğlendirsin sizi, dinlendirsin, huzur versin.
Başka da tanıdığım yok zaten. Gıah.
25 Aralık 2011 Pazar
Pride & Prejudice

Kaç kere izledim bu filmi bilmiyorum. 200 vardır ama herhalde. Kitabını da birkaç kez okudum. İnanılmaz derecede seviyorum. Normalde kitapların filmi güzel olmazken, burada bir nirvana söz konusu. Filmin müziklerinden tutun iyi düşünülmüş sahneleri, oyuncuları, her şeyi mükemmel. Dün geceden beri de üçüncü kez izliyorum. Salak bir hayranlıkla ekrana bakıp şapşal şapşal gülümsüyorum. Ben Jane Austen karakteri olmalıymışım zaten. Şöyle bir aşk yaşamak için, böyle bir adamla hayatımı geçirmek için çok rahat her şeyden vazgeçerdim. Daha saf, temiz ve güzel bir çift yok benim gözümde. Yarın birkaç kez daha izleyip gerçek dünyadan tamamen koparım artık.
18 Aralık 2011 Pazar
Kelimelerin yetersiz kaldığı çılgınlık
Refah seviyesi yüksek bir ülkede doğmak isterdim. Hayat=Para olmayan bir yerde yaşamak.. İstediğimiz mesleği yapardık ya da direkt mesleksiz olurduk. Neyden hoşlanıyorsak onu yapardık. Az bir parayla da yaşamımızı istediğimiz gibi idame ettirebilirdik. Hiçbir eksiğimiz de olmazdı. Hırs, para, tüketim çılgınlığı hayatın içine dahil olunca stres eksik olmuyor. Stresle baş edemeyip doktora gidiyoruz, sağlımızı kaybetmek pahasına kazandığımız paralarla yeniden sağlığımızı satın alıyoruz. Ne yapıyoruz biz allah aşkına? Nedir bu hırs?
Başkalarına gösteriş için yaşıyoruz biz. Sadece herkeste var diye istiyoruz maaşımız kadar -hatta birçok insan için fazla- olan I-Phonelar'ı. O yüzden giyiyoruz Ugglar'ı. Oraya buraya check-in yapınca, herkese nerede olduğumuzu gösterince neyi kanıtlıyoruz? "Bakın ben çok geziyorum, teşhir ihtiyacımı karşılıyorum, çok kaliteli mekanlara gidiyorum, çok sosyalim, bunların hepsini de sizin gözünüze sokuyorum."
Toplumsal sorumluluklarımızı hep başkalarının üstüne atıyoruz. Yaptığımız hayırlı tek bir şey yok. Bunun yanında hep de söyleniyoruz, eleştiriyoruz. Eyleme gelince de kılımızı kıpırdatmıyoruz, üşeniyoruz.
Eskisi bitmeden, bozulmadan yenisini alıyoruz. Ürettiğimiz bir şey olmadan devamlı tüketiyoruz. Borç harçla sahip olduğumuz parayı lükse yatırıyoruz. İnsanların doğru düzgün resimle, müzikle, sporla, onla bunla şunla ilgilendikleri yok. En büyük hobimiz alışveriş. Açgözlüyüz. Hep daha fazlasını istiyoruz. Hepsi bizim olsun istiyoruz. Zengin erkek bulup rahat yaşamak istiyoruz. Lüks arabalardan inmek istemiyoruz.
Peki bunları hak etmek için ne yapıyoruz?
Başkalarına gösteriş için yaşıyoruz biz. Sadece herkeste var diye istiyoruz maaşımız kadar -hatta birçok insan için fazla- olan I-Phonelar'ı. O yüzden giyiyoruz Ugglar'ı. Oraya buraya check-in yapınca, herkese nerede olduğumuzu gösterince neyi kanıtlıyoruz? "Bakın ben çok geziyorum, teşhir ihtiyacımı karşılıyorum, çok kaliteli mekanlara gidiyorum, çok sosyalim, bunların hepsini de sizin gözünüze sokuyorum."
Toplumsal sorumluluklarımızı hep başkalarının üstüne atıyoruz. Yaptığımız hayırlı tek bir şey yok. Bunun yanında hep de söyleniyoruz, eleştiriyoruz. Eyleme gelince de kılımızı kıpırdatmıyoruz, üşeniyoruz.
Eskisi bitmeden, bozulmadan yenisini alıyoruz. Ürettiğimiz bir şey olmadan devamlı tüketiyoruz. Borç harçla sahip olduğumuz parayı lükse yatırıyoruz. İnsanların doğru düzgün resimle, müzikle, sporla, onla bunla şunla ilgilendikleri yok. En büyük hobimiz alışveriş. Açgözlüyüz. Hep daha fazlasını istiyoruz. Hepsi bizim olsun istiyoruz. Zengin erkek bulup rahat yaşamak istiyoruz. Lüks arabalardan inmek istemiyoruz.
Peki bunları hak etmek için ne yapıyoruz?
Hep Gül
Sürprizleri severim. Bugün sabahın 9'unda onlardan biriyle uyandım. Güne iyi başlamam ve gün boyunca mutlu olmam için yapılmıştı ve tamamen işe yaradı.
Benden 6 yaş büyük bir ablam var. Yıllarımız birbirimizi yiyerek geçti. Sürekli kavga gürültü, saçma kıskançlıklar, birbirimizi sevmiyormuş gibi davranmalar, önemsiz göstermeye çalışmalar... Tipik abla-kardeş durumları. Benim üniversiteye başlamamla işler değişmeye başladı. Daha çok şey paylaşmaya başladık, daha anlayışlı olduk. Ben olgunlaştım tabi. Derken ablam evlendi. Ablamı paylaşmak çok zor geldi. 1 yıl boyunca ablama ve enişteme çok kötü davrandım. Onun önceliğinin benden başkası olmasını kabullenemedim.
Yıllar geçtikte abla kardeş ilişkimizde kimin abla kimin küçük kardeş olduğu karışmaya başladı. Roller değişti. Ben sürekli ona akıl veren, çağırdığında yardıma giden, gerektiğinde sabahlara kadar onun işlerini yapan kişi oldum. İşinde maaşı artsın diye gireceği yabancı dil sınavına ben çalıştırdım, yükselmesi için derslerini ben öğrettim, kilo vermesi için antrenörü ben oldum, tek başına altından kalkamayacağı işlere girdiğinde yanında hep ben oldum, onun önceliklerini kendi önceliklerimin önüne koydum, bir derdini, sıkıntısını anlattığında düzelmesi için her şeyi yaptım. O da maddi manevi dayanağım oldu benim. Ne zaman boğulacak gibi olsam yanına ilk gittiğim kişi oldu. Birbirimizi çok sevmemize rağmen gösteremediğimiz o sancılı ilişkiden böyle bir döneme geçtik.
O işteyken her gün, her an mailleşiyoruz. Onla bunla dalga geçiyoruz, gelecekle ilgili şeylerden bahsediyoruz, bunların yanında "çok sıkıldım, bunaldım, beni eğlendirsene moralim çok bozuk" dediğinde internet alemindeki bütün siteleri gezip komik olaylar, fıkralar, resimler bulup ona gönderiyorum.
Dün mesai esnasında yine böyle bir şey dedi. Ben de allah ne verdiyse yolladım. Morali düzeldi, çok güldü, mutlu mesut bitirdi mesaisini. Peki ben bugüne nasıl başladım? Kapı ziliyle. Evet, cumartesi günü sabahın 9'unda beni uyandıran kapı ziliyle. Çiçek gelmiş bana. Daha doğrusu gülen yüz kurabiyeli çiçek. Oyuncak ayıyla beraber. Çok şaşırdım, kimden gelmiş neymiş ne değilmiş derken kartı gördüm.
"İYİ Kİ VARSIN CANIM KARDEŞİM. HEP GÜL :)"
Benden 6 yaş büyük bir ablam var. Yıllarımız birbirimizi yiyerek geçti. Sürekli kavga gürültü, saçma kıskançlıklar, birbirimizi sevmiyormuş gibi davranmalar, önemsiz göstermeye çalışmalar... Tipik abla-kardeş durumları. Benim üniversiteye başlamamla işler değişmeye başladı. Daha çok şey paylaşmaya başladık, daha anlayışlı olduk. Ben olgunlaştım tabi. Derken ablam evlendi. Ablamı paylaşmak çok zor geldi. 1 yıl boyunca ablama ve enişteme çok kötü davrandım. Onun önceliğinin benden başkası olmasını kabullenemedim.
Yıllar geçtikte abla kardeş ilişkimizde kimin abla kimin küçük kardeş olduğu karışmaya başladı. Roller değişti. Ben sürekli ona akıl veren, çağırdığında yardıma giden, gerektiğinde sabahlara kadar onun işlerini yapan kişi oldum. İşinde maaşı artsın diye gireceği yabancı dil sınavına ben çalıştırdım, yükselmesi için derslerini ben öğrettim, kilo vermesi için antrenörü ben oldum, tek başına altından kalkamayacağı işlere girdiğinde yanında hep ben oldum, onun önceliklerini kendi önceliklerimin önüne koydum, bir derdini, sıkıntısını anlattığında düzelmesi için her şeyi yaptım. O da maddi manevi dayanağım oldu benim. Ne zaman boğulacak gibi olsam yanına ilk gittiğim kişi oldu. Birbirimizi çok sevmemize rağmen gösteremediğimiz o sancılı ilişkiden böyle bir döneme geçtik.
O işteyken her gün, her an mailleşiyoruz. Onla bunla dalga geçiyoruz, gelecekle ilgili şeylerden bahsediyoruz, bunların yanında "çok sıkıldım, bunaldım, beni eğlendirsene moralim çok bozuk" dediğinde internet alemindeki bütün siteleri gezip komik olaylar, fıkralar, resimler bulup ona gönderiyorum.
Dün mesai esnasında yine böyle bir şey dedi. Ben de allah ne verdiyse yolladım. Morali düzeldi, çok güldü, mutlu mesut bitirdi mesaisini. Peki ben bugüne nasıl başladım? Kapı ziliyle. Evet, cumartesi günü sabahın 9'unda beni uyandıran kapı ziliyle. Çiçek gelmiş bana. Daha doğrusu gülen yüz kurabiyeli çiçek. Oyuncak ayıyla beraber. Çok şaşırdım, kimden gelmiş neymiş ne değilmiş derken kartı gördüm.
"İYİ Kİ VARSIN CANIM KARDEŞİM. HEP GÜL :)"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)