Uzun zamandır yazmadığımın farkındayım. Bilgisayarım bozulduğundan beri içimden gelmiyor yazmak. Buna rağmen yeni yılın ilk günlerini, 2014 yılı değerlendirmesi yapmadan geçirmek istemiyorum.
Aslında 2014 yılı için "ne berbat bir yıldı.." demem gerekir. Ama diyemiyorum, ne olursa olsun çok eğlendiğim, mutlu olduğum zamanlar da oldu.
Ocak ayının ilk günlerinde ani bir kayıp verdik: babaannem vefat etti. Ailemdeki ilk kayıptı benim için. Babamı hayatımda ilk kez hıçkıra hıçkıra ağlarken gördüm. Dedemin, dağ gibi adamın, depresyona girip aylarca yatağından çıkmadığını gördüm. Babaannemi çok seven kedim bile anladı durumu, günlerce yas tuttu kendince, hiçbirimizle konuşmadı. Hayatımda tanıdığım en iyi, en saf kadını bir daha göremeyecek olma düşüncesi hala rahatsız ediyor beni. Çok da özlüyorum. Bugün tam 1 yıl oldu onu kaybedeli.
Babaanneciğimden sonra dedeciğim de fazla dayanamadı. 6 ay 3 gün sonra da o vefat etti. Evlerine gittiğimde inanamıyorum orada olmadıklarına. İleride çocuğumun dedemle babaannemi hiç tanımayacak olması beni rahatsız ediyor. Kabullenemiyorum.
2014'e hep kötü diyemiyorum demiştim; gezdim, sevdim, ailemle bol bol vakit geçirdim.
Yazın İskandinavya tatiline çıktım. Danimarka, İsveç ve Norveç'i gördüm. Bu bana çok şey kattı diyebilirim. Hayatımın en huzurlu günlerini Kopenhag'da geçirdim. Kışın da ailemle İngiltere'de tatil yaptım. İlk kez ailemle yurt dışına çıktım. 2 yaşındaki yeğenimin gelmesi de beni ayrıca mutlu etti tabi. Pek güzeldi, heyecanlıydı. Sonrasında, yılbaşını da İrlanda'da geçirdim. Hala kafamda Irish şapkam ve boynumda shamrock şalımla dolaşıyorum. Akşamları Guinness içip irish şarkılar dinliyorum. Ruhum henüz geri dönmedi İrlanda'dan.
Bununla birlikte hayatımın en kötü olaylarından birini yaşadım. Doktor kontrolü sırasında bir tuhaflık olduğu ortaya çıktı ve doktor "yumurtalıkta değişik bir kitle var, kanserden şüpheleniyoruz" dedi. O an yaşadıklarımı tam anlamıyla buraya yazabilmem, hissettiklerimi kelimelere dökebilmem imkansız. Dünyadan kopuyor insan bir anda. 1 saniye içinde alakalı alakasız onlarca düşünce geçiyor insanın kafasından. İlk düşüncemin, ölmem durumunda yeğenimin beni asla hatırlamayacağı olduğunu ve bunun kalbimi çok feci kırdığını çok net hatırlıyorum. Eksi sözlükte okumuştum "kanser oldugunuzu öğrendiginizde ilk önce vücudunuzdan nefret ediyorsunuz" diye. Bir yandan vücudumdan nefret ettim, bir yandan ölürsem unutulacağımı düşündüm, bir diğer yandan "saçlarım dökülecek. Çocuğum olmayacak, evlat edinmek tek seçeneğim olacak. İkiz erkek çocuğum olacağına hiç çocuğum olmasın dediğim için mi böyle oldu? Lütfen, ona bile razıyım yeter ki olsun" diye içten içe öldüm. Aileme nasıl söylerim, yıkılacaklar diye de onların haline kendimden çok üzüldüm.
O karmaşa, şok, yıkılmışlık... Kimsenin başına gelmez umarım.
Bir yandan durumun adaletsizliği beni çok yıpratti. Hayatımda 5 kez büyük ameliyat geçirdim, bunların 4'ünde olme olasılığım çok yüksekti, şans eseri kurtuldum diyebilirim. Bu adaletsizlik karşısında eğer varsa tanrıdan nefret ettim, her gün sövdüm, küfrettim.
Bir iki güne acil ameliyata aldılar beni. Ameliyat sonucunda kanser olup olmadığım belli olacaktı. Narkoz sonraki ilk sözlerimin hemşireye/doktora "kanser miyim? Sonuçlarım nasıl çıktı?" olduğu da kafamda çok net. O anki çaresizligim beni hala üzüyor.
Bu süreçte beni çok etkileyen bir diğer şey ablamla yaptığımız konuşma oldu. "Biliyor musun, kanser olma ihtimalini duyduğumda arkadaşıma keşke benim başıma gelseydi de kardeşime olmasaydı bu dedim. Arkadaşım da benim zaten bir çocuğum olduğu için böyle söylediğimi sandı. Ama inan aklımdan bile geçmemişti. Keşke bana olsaydı" dedi.
Hala atlatamadım yaşananları. Annemin ısrarıyla İrlanda planımı iptal etmedim. İyi ki de etmemişim, çok iyi geldi. Kendime geldim diyemem, ama yaklaştım en azından. Her geçen gün daha iyi olmaya çalışıyorum. İşe gitmek, kafamı meşgul etmek de oldukça yardımcı oluyor. İş demişken, işteki bölümüm değişti. Artık daha farklı bir iş yapıyorum. Daha yoğun bir bölümdeyim. Düşünmeye, üzülmeye fırsat kalmıyor en azından.
Yazı amacından saptı; 2014 değerlendirmesi yerine ameliyat günlüğüne döndü. Olsun yazasım, paylaşasım varmış demek. Yazmak da iyi geldi, daha sık yapmam gerek.
O zaman bu akşam bu kadar yeter, şu erken saatte iyi geceler.
Edit: Bu yazıyı yazdıktan tam 1 hafta sonra yeniden acil ameliyat oldum. Bu ne len?!
12 Ocak 2015 Pazartesi
15 Şubat 2014 Cumartesi
Last Valtz
Dün gece geç saatlerde arkadaşlarla bir barda içerken, hava almak için dışarı çıkmak istedim. Sap gibi amaçsızca dışarıda durmayayım diyerek kullanmamama rağmen bir adet sigara aldım yanıma. Dışarıda sigaramı içerken yanıma yabancı bir adam geldi ve merhaba dedi. Gezmek için birkaç günlüğüne İngiltere'den geldiğini söyledi ve sigara bitene kadar sohbet ettik.
Ben tam içeri girmek için hazırlanırken "ne yapmalıyız biliyor musun?" dedi. "Ne yapmalıyız?" diye cevap verdim ben de. "Dans etmeliyiz!" demesiyle beni çekip dansa başlaması bir oldu. Asmalı'nın ortasında kalabalıkta dans etmeye başladık. Ben bir taraftan gülüyorum ve ona ayak uydurmaya çalışıyorum, o bir taraftan "arabaların önünde de dans etmeliyiz!" diyor ve beni yola doğru çekiyor. Arabaların önünde, çiftlerin arasında, kalabalığın ortasında da dans ettikten sonra durduk. Bir kısım insan alkışladı, güldü. Ben de geceyi yüzümde saçma bir gülümsemeyle kapattım.
Bence biz dans ederken arkadan bu şarkı çalıyordu.
Ben tam içeri girmek için hazırlanırken "ne yapmalıyız biliyor musun?" dedi. "Ne yapmalıyız?" diye cevap verdim ben de. "Dans etmeliyiz!" demesiyle beni çekip dansa başlaması bir oldu. Asmalı'nın ortasında kalabalıkta dans etmeye başladık. Ben bir taraftan gülüyorum ve ona ayak uydurmaya çalışıyorum, o bir taraftan "arabaların önünde de dans etmeliyiz!" diyor ve beni yola doğru çekiyor. Arabaların önünde, çiftlerin arasında, kalabalığın ortasında da dans ettikten sonra durduk. Bir kısım insan alkışladı, güldü. Ben de geceyi yüzümde saçma bir gülümsemeyle kapattım.
Bence biz dans ederken arkadan bu şarkı çalıyordu.
22 Aralık 2013 Pazar
22 Eylül 2013 Pazar
Altın kızlar İstanbul'da
Geçen cumartesi annem ve ailecek çok yakın olduğumuz, annemin 3 arkadaşı bana geldiler İzmir'den. İkisinin kızları, en yakın arkadaşlarımdandır zaten. Arkadaştan, dosttan da öteyizdir hatta. Onlar da o sırada İstanbul'da olunca içim içime sığmadı 1 hafta boyunca. Tek başına yaşadığım küçük evim birden şenlendi, her odada ayrı gülüşmelerin, ayrı dedikodunun olduğu bir yer haline geldi.
Onun sevgilisi, onun tanıdığı, onun intihar edecek arkadaşı derken evde 9 kişi yaşadık. O kadar kişi için ne oturacak yerim, ne masam vardı. Yemekleri dönüşümlü yememek için eski usül yerlerde yedik, her akşam ya dışarda ya evde içip sarhoş olduk, sürekli güldük, devamlı başımıza gelenleri anlatıp eğlendik. Balık ekmek yedik, şarap içtik, biracıya gittik... Anneme Beşiktaş'ta takıldığım mekanları bile gösterdim. Rüya gibi 1 hafta oldu benim için.
Bu arada annemlerin de gezmedikleri yer, yaşamadıkları macera kalmadı tabi. Ailemin klasik ailelerden olmadığı gibi, aile dostlarımız da klasik ailelerden değil. Şehir turları atarken İETT şoförleri bunlara çay mı ısmarlamamış, taksi şoförleri Kanlıca'da yoğurt mu yedirtmemiş, gemi kaptanı gemisinde poğaça mı ısmarlamamış, dolmuş şoförü bunları istedikleri yerlere mi götürmemiş, taksi şoförleri tur rehberliği mi yapmamış... Daha neler neler. 4 kadın her akşam gezdikleri yerleri anlatırken "Mehmet Bey de şöyle yaptı, Emin Bey geldi, Murat Bey götürdü..." diyorlardı. O kadar arkadaş bellemişler herkesi.
Ve dün gece İzmir'e geri döndüler. Boşluğa düştüm birden. O kadar eğlenceli kalabalık, yerini sessiz bir pazara bıraktı. Daha önceki yazılarımdan biri kötü dönemden geçmemize rağmen kalabalık bir halde çok eğlendiğimizle ilgiliydi. Şimdi de öyle hissediyorum, tam bunalım günlerimin üzerine gelen annem ve dostlarımız hayatımın en güzel, en eğlenceli günlerini yaşattılar yine.
Hepimizin tipine, üstüne başına rağmen, bu fotoğraf hayatım boyunca çok önemli bir yere sahip olacak yaşamımda.
Onun sevgilisi, onun tanıdığı, onun intihar edecek arkadaşı derken evde 9 kişi yaşadık. O kadar kişi için ne oturacak yerim, ne masam vardı. Yemekleri dönüşümlü yememek için eski usül yerlerde yedik, her akşam ya dışarda ya evde içip sarhoş olduk, sürekli güldük, devamlı başımıza gelenleri anlatıp eğlendik. Balık ekmek yedik, şarap içtik, biracıya gittik... Anneme Beşiktaş'ta takıldığım mekanları bile gösterdim. Rüya gibi 1 hafta oldu benim için.
Bu arada annemlerin de gezmedikleri yer, yaşamadıkları macera kalmadı tabi. Ailemin klasik ailelerden olmadığı gibi, aile dostlarımız da klasik ailelerden değil. Şehir turları atarken İETT şoförleri bunlara çay mı ısmarlamamış, taksi şoförleri Kanlıca'da yoğurt mu yedirtmemiş, gemi kaptanı gemisinde poğaça mı ısmarlamamış, dolmuş şoförü bunları istedikleri yerlere mi götürmemiş, taksi şoförleri tur rehberliği mi yapmamış... Daha neler neler. 4 kadın her akşam gezdikleri yerleri anlatırken "Mehmet Bey de şöyle yaptı, Emin Bey geldi, Murat Bey götürdü..." diyorlardı. O kadar arkadaş bellemişler herkesi.
Ve dün gece İzmir'e geri döndüler. Boşluğa düştüm birden. O kadar eğlenceli kalabalık, yerini sessiz bir pazara bıraktı. Daha önceki yazılarımdan biri kötü dönemden geçmemize rağmen kalabalık bir halde çok eğlendiğimizle ilgiliydi. Şimdi de öyle hissediyorum, tam bunalım günlerimin üzerine gelen annem ve dostlarımız hayatımın en güzel, en eğlenceli günlerini yaşattılar yine.
Hepimizin tipine, üstüne başına rağmen, bu fotoğraf hayatım boyunca çok önemli bir yere sahip olacak yaşamımda.
29 Ağustos 2013 Perşembe
Yeni hayatım
Uzun zamandır yazmıyorum buralara. Ne yazacağımı da bilmiyorum aslında yazılacak onlarca şey olmasına rağmen. İyiyim iyi olmasına ama güvensizim herkese ve her şeye karşı. Bazen o kadar baskın oluyor ki bu duygu boğuluyorum. Neden güvensiz hissettiğimi söylemeden bunları yazmanın bir anlamı olmaz tabi.
Hayatımı değiştirdim öncelikle tamamen. Ailemi, dostlarımı, akrabalarımı, büyüdüğüm ve taptığım şehri bırakarak İstanbul'a taşındım 4 ay önce. Yeni bir işe başladım burada. Kendi evim var. Kendim kazanıp kendim geçiniyorum. Geldiğimden beri yalnızlık çektiğim doğru. Yalnızlıktan hoşlanan biriyim aslıda, ama burada güvensiz hissettiğimden sevmiyorum yalnız olmayı. Babayla aynı evde yaşamak ne kadar büyük bir güvenceymiş. İnsanın başına hiçbir şey gelemezmiş gibi, gelse de baba halledermiş, üstesinden gelirmiş gibi. Şimdiyse başıma her an bir iş gelebilirmiş gibiyim. Korkuyorum.
Sevmiyorum İstanbul'u. Çok kalabalık, çok pahalı, tehlikeli insan dolu. İzmir'deki gibi kendim olamıyorum, istediğimi giyemiyorum, istediğim gibi davranamıyorum, istediğim gibi konuşamıyorum. Bu da beni kötü hissettiriyor. Yürürken pis pis insanların seni yiyecekmiş gibi bakması nedir bilmezmişiz biz İzmir'de. Zaten insanları ikiyüzlülüklerinden dolayı sevmezdim, iyice nefret eder oldum herkesten. Çok dengesizce davranıyorum, bunalımlı bunalımlı takılıyorum öyle. Eskiden yapmak zorunda olmadığım şeyleri yapmak da pek yardımcı olmuyor tabi. Her işle ben ilgileniyorum, her şeye ben koşuyorum doğal olarak.
Tabi her şey de kötü değil, aksine iyi sayılır aslında hayatım. İşimi çok seviyorum, birlikte çalıştığım insanları seviyorum, iş yerimi seviyorum, iş ortamımı seviyorum... Erken kalkmak da olmasa güle oynaya iş zamanı gelsin isteyeceğim (ha yine sabah olsa da işe gitsek dediğim doğrudur). İş arkadaşlarımla çok güzel bir arkadaş ortamı yakaladık. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor, herkes çok eğlenceli, çok iyi. Her şeyi paylaşabileceğim insanlarla birlikteyim. Daha ilk zamanlarımızda birlikte biber gazı yedik, daha ne olsun. Kira da olsa sevimli bir evim var, para kazanıyorum, istediğim gibi harcıyorum. Şanslıyım aslında, tam olarak İstanbul ortamına alışsam, güvensizliğimi yenebilsem bunalım günlerim de bitecek.
Tamamen doğaçlama, aklıma ne gelirse onu yazdığım, yazdığıma ikinci kere bakmadığım, ilkokul dilinden hallice bir yazı oldu bu da. Neyse, son olarak zaten sevdiğim, ama buraya geldiğimden beri takık gibi dinlediğim şarkıların linkini koyarak yazımı bitireyim.
Hayatımı değiştirdim öncelikle tamamen. Ailemi, dostlarımı, akrabalarımı, büyüdüğüm ve taptığım şehri bırakarak İstanbul'a taşındım 4 ay önce. Yeni bir işe başladım burada. Kendi evim var. Kendim kazanıp kendim geçiniyorum. Geldiğimden beri yalnızlık çektiğim doğru. Yalnızlıktan hoşlanan biriyim aslıda, ama burada güvensiz hissettiğimden sevmiyorum yalnız olmayı. Babayla aynı evde yaşamak ne kadar büyük bir güvenceymiş. İnsanın başına hiçbir şey gelemezmiş gibi, gelse de baba halledermiş, üstesinden gelirmiş gibi. Şimdiyse başıma her an bir iş gelebilirmiş gibiyim. Korkuyorum.
Sevmiyorum İstanbul'u. Çok kalabalık, çok pahalı, tehlikeli insan dolu. İzmir'deki gibi kendim olamıyorum, istediğimi giyemiyorum, istediğim gibi davranamıyorum, istediğim gibi konuşamıyorum. Bu da beni kötü hissettiriyor. Yürürken pis pis insanların seni yiyecekmiş gibi bakması nedir bilmezmişiz biz İzmir'de. Zaten insanları ikiyüzlülüklerinden dolayı sevmezdim, iyice nefret eder oldum herkesten. Çok dengesizce davranıyorum, bunalımlı bunalımlı takılıyorum öyle. Eskiden yapmak zorunda olmadığım şeyleri yapmak da pek yardımcı olmuyor tabi. Her işle ben ilgileniyorum, her şeye ben koşuyorum doğal olarak.
Tabi her şey de kötü değil, aksine iyi sayılır aslında hayatım. İşimi çok seviyorum, birlikte çalıştığım insanları seviyorum, iş yerimi seviyorum, iş ortamımı seviyorum... Erken kalkmak da olmasa güle oynaya iş zamanı gelsin isteyeceğim (ha yine sabah olsa da işe gitsek dediğim doğrudur). İş arkadaşlarımla çok güzel bir arkadaş ortamı yakaladık. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor, herkes çok eğlenceli, çok iyi. Her şeyi paylaşabileceğim insanlarla birlikteyim. Daha ilk zamanlarımızda birlikte biber gazı yedik, daha ne olsun. Kira da olsa sevimli bir evim var, para kazanıyorum, istediğim gibi harcıyorum. Şanslıyım aslında, tam olarak İstanbul ortamına alışsam, güvensizliğimi yenebilsem bunalım günlerim de bitecek.
Tamamen doğaçlama, aklıma ne gelirse onu yazdığım, yazdığıma ikinci kere bakmadığım, ilkokul dilinden hallice bir yazı oldu bu da. Neyse, son olarak zaten sevdiğim, ama buraya geldiğimden beri takık gibi dinlediğim şarkıların linkini koyarak yazımı bitireyim.
26 Nisan 2013 Cuma
Balık istifi
Birkaç yıl evvel, temmuz ayında gene İzmir'in bunaltıcı sıcaklarını yaşıyorduk. Hava o kadar sıcaktı ki içerideki odalarda uyuyamıyor, klima olan salona yatak atıp geceyi geçirmek zorunda kalıyorduk. Ben de çok ciddi bir ameliyat geçirmiştim, sıcakta ter içinde yatmak benim için iyi değildi. O sıralarda Portekizli bir arkadaşım da bizde kalıyordu. Maria, annem, babam ve ben dizilmiş sardalyalar halinde yatıyorduk salonda.
Bugünlerden bir akşam, teyzem eşiyle tartışma yaşadı ve evi terk ederek bize geldi. İlk eşinden olan kuzenim de onu takip etti haliyle. Onlara da salonda yatak açtık. Bir anda kendimizi altı kişi sıkış tepiş yatar bulduk. Teyzemin ayrılıyor haberi üzerinde diğer teyzem üzüntüyle bize geldi ve o da bizde kalmaya başladı kuzenimle. Zar zor sığdığımız salonda sekiz kişi balık istifi halinde yatmaya başladık. O sırada olaylardan habersiz olan şehir dışındaki teyzem bize sürpriz yaparak geldi ve ona da yer açtık salonda.
O yaz, dokuz kişi klimanın altında mülteci gibi yaşadık birkaç hafta. Teyzem eşinden boşandı, ben çok ciddi bir ameliyat geçirdim; ama her şeye rağmen hayatımdaki en güzel, en eğlenceli günler bütün aile birlikte uyuduğumuz o günlerdi. Hepimiz hala gülerek hatırlarız.
Bugünlerden bir akşam, teyzem eşiyle tartışma yaşadı ve evi terk ederek bize geldi. İlk eşinden olan kuzenim de onu takip etti haliyle. Onlara da salonda yatak açtık. Bir anda kendimizi altı kişi sıkış tepiş yatar bulduk. Teyzemin ayrılıyor haberi üzerinde diğer teyzem üzüntüyle bize geldi ve o da bizde kalmaya başladı kuzenimle. Zar zor sığdığımız salonda sekiz kişi balık istifi halinde yatmaya başladık. O sırada olaylardan habersiz olan şehir dışındaki teyzem bize sürpriz yaparak geldi ve ona da yer açtık salonda.
O yaz, dokuz kişi klimanın altında mülteci gibi yaşadık birkaç hafta. Teyzem eşinden boşandı, ben çok ciddi bir ameliyat geçirdim; ama her şeye rağmen hayatımdaki en güzel, en eğlenceli günler bütün aile birlikte uyuduğumuz o günlerdi. Hepimiz hala gülerek hatırlarız.
3 Mart 2013 Pazar
Ben ve dandik zevkim
İçinde çocuk naifliği, masalsılık olan yapıtlar her zaman ilgimi çekmiştir. Kitap olsun, dizi olsun, film olsun.. Zeka dolu ya da çok sağlam kurguya sahip yapımlar da olmasına gerek yok dediklerimin. Dandikliği seviyorum. Çoğu kişinin burun kıvırdığı şeyleri bayıla bayıla okuyup izliyorum ben. Verin bana dandik roman, film, kitap bütün günümü geçireyim bunlarla. Game Of Thrones'un binde bir kalitesinde olup Game Of Thrones'tan daha heyecanla beklediğim, izlediğim diziler var benim. Çoğu kimse adını sanını bile duymamıştır hatta. Bir yapımdan beklediğim şey elbette akıcılık, zeka, iyi bir kurgu; ama hepsinden ötesinde beklediğim şey naiflik ve masalsılık. Beni alıp başka diyarlara götürsün ya da ne bileyim içimdeki çocuğu ortaya çıkartsın, hile hurdadan çok saflık olsun içinde.
Türk dizisi izlemiyorum artık hep aynı konuları döndürüp aynı hikayeleri işlediklerinden dolayı. Ama zamanında izlediğim bir avuç Türk dizisinin büyük bir bölümü dandik, 3-5 yaşlı teyzenin izlediği dizilerdi. Hatta bir kısmı reyting azlığından iptal edildi. Ben de bir yapımın kötü olduğunu anlıyorum, ama içinde beni kendine çeken ufak bir parça bulduysam, azıcık da olsa çocukluğumdaki gibi gülümsetebiliyorsa ya da utandırabiliyorsa izliyorum onu.
Türk dizisi izlemiyorum artık hep aynı konuları döndürüp aynı hikayeleri işlediklerinden dolayı. Ama zamanında izlediğim bir avuç Türk dizisinin büyük bir bölümü dandik, 3-5 yaşlı teyzenin izlediği dizilerdi. Hatta bir kısmı reyting azlığından iptal edildi. Ben de bir yapımın kötü olduğunu anlıyorum, ama içinde beni kendine çeken ufak bir parça bulduysam, azıcık da olsa çocukluğumdaki gibi gülümsetebiliyorsa ya da utandırabiliyorsa izliyorum onu.
Ne bileyim, içimdeki çocuk hala ölmedi sanırım. Çocukken sevdiğim filmleri hala bayıla bayıla izliyorum; o zaman okuduğum kitapların hala hayranıyım. Yerlerine başkalarını koyamıyorum.
Öyle işte. Once Upon A Time yarın yeni bölümüyle geliyor. Grimm de cuma günü ekranlara dönüyor. Mezarlık Kitabı da okunmaya hazır sayılır.
5 Şubat 2013 Salı
Sonra neden İngiltere'yi ve İngilizler'i bu kadar seviyorsun :,)
İçim ısındı :) İngilizler eğlenmeyi biliyor kesinlikle :,)
30 Ocak 2013 Çarşamba
Issız bir adaya düşsem..
Filmlerde, dizilerde, kitaplarda onlarca kez işlendi ıssız adaya düşen insan konusu. O kadar incelendi, ıncığı cıncığı çıkarıldı ki "ıssız adaya düşsen yanına alacağın kişiler" geyiğini yapmayan kalmadı. Konu belli: biri ya da birileri okyanus civarındayken fırtınaya yakalanır hoop ıssız adaya düşer. Bundan sonrası hayatta kalma mücadelesidir. Pek çok da örneği var gözümüzün önünde; bir klasik olan Robinson Crusoe kitabı, Castaway, çocukluğumuzun filmleri Mavi Göl (The Blue Lagoon) ve Mavi Göle Dönüş, tabii ki son yılların en klasiği Lost.
Bu yapıtlara gerçekten şaşırıyorum ben. Şunlardan herhangi birinin kahramanı olsam 2 gün dayanamazdım yahu. Kitapta adam 28 yıl yaşıyor bir adada, birinde 4 yıl, diğerlerinde hayat boyu, dizide ise aylarca, hatta yıllarca yaşıyorlar. Nasıl ya? Tamam gördük dizilerde, filmlerde nasıl yaşadıklarını da tekrar soruyorum, nasıl ya? Kendimi koyuyorum onların yerine, yok olamaz, başaramazdım ben.
Diyelim ki okyanus fırtınasıyla düştük bir tane tropikal adaya. Adamların ilk yaptığı şey "shelter" dedikleri barınak. Mavi Göl'deki yaptıkları barınak ne öyle? Bildiğin balkonlu 3+1 ev yapıyor adam. Yere parke bile döşemiş olabilir, o derece. Yetmiyor çatısını da yapıyor, güçlendiriyor. Bunun için tepelerdeki yaprakları alıyor, şekillendiriyor, bitiştiriyor, bağlıyor. Lost'takiler daha makul barınaklar. Ama onlar da ağaçları, dalları bağlayıp temeli olan barınaklar yapıyorlar resmen. Nasıl ya? Bunun için ip lazım önce. Ağaçlardan doğal ip yapmak lazım. Nasıl bu kadar kolay hallediyorsunuz? Ben hayatta bulamam o ipi. Bulsam bile bütün yaprakları, dalları birbirine kolaycana bağlayıp birleştiremem. Barınağım olmaz, kumda yatarım malak gibi. Ama adamları kesmemiş yaptıkları, Mavi Göl'de salıncak bile yapıyorlar.
Yemek arayışları var bir de. 10 küsür metrelik ağaçlara tırmanıp nasıl tropikal meyve toplayacağım ben? Ya da diğerlerinin yaptığı gibi nasıl balık avlayacağım? Balığın oltaya gelmesi normalde bile zorken, sadece sopayla nasıl yakalayacağım ben onları? İmkansız.1 haftaya açlıktan ölürüm ben. Ya da "aa şu çalıdaki küçük dutlar ne güzel kokuyor, yiyeyim bari" derim ve zehirlenerek ölürüm. Her türlü ölüyorum yani. Zaten 2. günde ağlamaya başlarım makarnaaa diye.
İşin böcek, eklembacaklı ve adı sanı duyulmamış sürüngen kısmı var bir de. Okyanustan çıkıp kumsalda kol geziyor bunlar. Lost'ta değinilmemiş bu duruma, ama bence en kötüsü olabilir. Kalp krizi mi geçiririm, kumsalda uyurken sokulup mu ölürüm, bilemiyorum. Filmlerde dost oluyorlar, ellerinde falan gezdirip konuşuyorlar halbuki.
Bir de her ıssız adaya düşenin yerlilerle ve yamyamlarla uğraşması gibi bir durum var. Yerli gene iyi de yamyamlar hala varsa ve ben onlarla karşılaşırsam Mavi Göl'e Dönüş'teki gibi sakin davranamam. "Ateşi söndürelim de burda olduğumuzu anlamasınlar" diyemem. Korkudan ölürüm öncelikle. Zaten yamyam görsem de tanımam, yardım ederler belki diye anlaşmaya çalışırken kendimi kurban edilirken bulurum.
Ateş olayı var bir de. Hadi diyelim balık tuttun, barınağı yaptın. E ateş ne olacak? Nasıl pişireceksin, nasıl ısınacaksın? Adada çakmak taşı deposu yoktur herhalde. 2 sopayı saatlerce birbirine sürterek mi ateş sağlayacağım? Oysa filmlerde ne de kolay ateş yakıyorlar. 2 taş ya da sopa bul hoop 2 dakika sonra yaban domuzu kazıkta döne döne pişiyor. Bir de yer ayarlıyorlar kumsalda, kurtarma ateşi için gerekli bütün yanıcı alet edavat orada. Ha yani 5 km ötede gemiyi gördüğün an o ateşi yakabileceksin, o kadar da iddialısın. Böyle bir durumda ateşi yakamayıp gemiyi de kaçırırım, kurtulma şansımı da.
Issız adadan herkes kaçmaya bakıyor, bunun için ise yapılan şey belli: sal. Sal yapma durumu için söyleyeceklerim barınak yapmayla aynı. Hatta sal çok daha zor, imkansız. Ama şöyle de bir durum var; hadi diyelim yaptın salı. Koca okyanus dalgalarına karşı nasıl sağ dursun o? İlk fırtınada boğularak öleceksin işte, belli bir şey bu. Benim götüm yemez o salla açılmaya. Açlıktan ölmek üzere adaya dönerim tıpış tıpış.
Gördüldüğü üzere her durumda ölüyorum. Issız adada tek başına, umutsuzca yaşamanın pek de manası yok zaten. Ateşi, barınağı, yemeği beceremeyerek en iyisini yapıyorum bence, evet. Fuck you ıssız ada.
Bu yapıtlara gerçekten şaşırıyorum ben. Şunlardan herhangi birinin kahramanı olsam 2 gün dayanamazdım yahu. Kitapta adam 28 yıl yaşıyor bir adada, birinde 4 yıl, diğerlerinde hayat boyu, dizide ise aylarca, hatta yıllarca yaşıyorlar. Nasıl ya? Tamam gördük dizilerde, filmlerde nasıl yaşadıklarını da tekrar soruyorum, nasıl ya? Kendimi koyuyorum onların yerine, yok olamaz, başaramazdım ben.
Diyelim ki okyanus fırtınasıyla düştük bir tane tropikal adaya. Adamların ilk yaptığı şey "shelter" dedikleri barınak. Mavi Göl'deki yaptıkları barınak ne öyle? Bildiğin balkonlu 3+1 ev yapıyor adam. Yere parke bile döşemiş olabilir, o derece. Yetmiyor çatısını da yapıyor, güçlendiriyor. Bunun için tepelerdeki yaprakları alıyor, şekillendiriyor, bitiştiriyor, bağlıyor. Lost'takiler daha makul barınaklar. Ama onlar da ağaçları, dalları bağlayıp temeli olan barınaklar yapıyorlar resmen. Nasıl ya? Bunun için ip lazım önce. Ağaçlardan doğal ip yapmak lazım. Nasıl bu kadar kolay hallediyorsunuz? Ben hayatta bulamam o ipi. Bulsam bile bütün yaprakları, dalları birbirine kolaycana bağlayıp birleştiremem. Barınağım olmaz, kumda yatarım malak gibi. Ama adamları kesmemiş yaptıkları, Mavi Göl'de salıncak bile yapıyorlar.
Yemek arayışları var bir de. 10 küsür metrelik ağaçlara tırmanıp nasıl tropikal meyve toplayacağım ben? Ya da diğerlerinin yaptığı gibi nasıl balık avlayacağım? Balığın oltaya gelmesi normalde bile zorken, sadece sopayla nasıl yakalayacağım ben onları? İmkansız.1 haftaya açlıktan ölürüm ben. Ya da "aa şu çalıdaki küçük dutlar ne güzel kokuyor, yiyeyim bari" derim ve zehirlenerek ölürüm. Her türlü ölüyorum yani. Zaten 2. günde ağlamaya başlarım makarnaaa diye.
İşin böcek, eklembacaklı ve adı sanı duyulmamış sürüngen kısmı var bir de. Okyanustan çıkıp kumsalda kol geziyor bunlar. Lost'ta değinilmemiş bu duruma, ama bence en kötüsü olabilir. Kalp krizi mi geçiririm, kumsalda uyurken sokulup mu ölürüm, bilemiyorum. Filmlerde dost oluyorlar, ellerinde falan gezdirip konuşuyorlar halbuki.
Bir de her ıssız adaya düşenin yerlilerle ve yamyamlarla uğraşması gibi bir durum var. Yerli gene iyi de yamyamlar hala varsa ve ben onlarla karşılaşırsam Mavi Göl'e Dönüş'teki gibi sakin davranamam. "Ateşi söndürelim de burda olduğumuzu anlamasınlar" diyemem. Korkudan ölürüm öncelikle. Zaten yamyam görsem de tanımam, yardım ederler belki diye anlaşmaya çalışırken kendimi kurban edilirken bulurum.
Ateş olayı var bir de. Hadi diyelim balık tuttun, barınağı yaptın. E ateş ne olacak? Nasıl pişireceksin, nasıl ısınacaksın? Adada çakmak taşı deposu yoktur herhalde. 2 sopayı saatlerce birbirine sürterek mi ateş sağlayacağım? Oysa filmlerde ne de kolay ateş yakıyorlar. 2 taş ya da sopa bul hoop 2 dakika sonra yaban domuzu kazıkta döne döne pişiyor. Bir de yer ayarlıyorlar kumsalda, kurtarma ateşi için gerekli bütün yanıcı alet edavat orada. Ha yani 5 km ötede gemiyi gördüğün an o ateşi yakabileceksin, o kadar da iddialısın. Böyle bir durumda ateşi yakamayıp gemiyi de kaçırırım, kurtulma şansımı da.
Issız adadan herkes kaçmaya bakıyor, bunun için ise yapılan şey belli: sal. Sal yapma durumu için söyleyeceklerim barınak yapmayla aynı. Hatta sal çok daha zor, imkansız. Ama şöyle de bir durum var; hadi diyelim yaptın salı. Koca okyanus dalgalarına karşı nasıl sağ dursun o? İlk fırtınada boğularak öleceksin işte, belli bir şey bu. Benim götüm yemez o salla açılmaya. Açlıktan ölmek üzere adaya dönerim tıpış tıpış.
Gördüldüğü üzere her durumda ölüyorum. Issız adada tek başına, umutsuzca yaşamanın pek de manası yok zaten. Ateşi, barınağı, yemeği beceremeyerek en iyisini yapıyorum bence, evet. Fuck you ıssız ada.
25 Ocak 2013 Cuma
Pearl Jam - Black
Duygusuz, ruhsuz insanların arasında Pearl Jam'den Black sevmek gibi bir moda var. Serdar Ortaç gibi yaptığı "müzik"te ruh, duygu olmayan bir mahluğu dinlemesi gereken insanların rock'n roll dinlemelerine anlam veremiyorum. Hele hele Black'i sevmelerini hiç algılamıyorum. Hayatımda uzaktan ve yakından 2 insan tanıdım; tamamen duygusuz, ruhsuz, insanlara karşı çok kırıcı olan, kimsenin duygularını zerre önemsemeyen, maymun iştahlı, kendini beğenmiş, sıkılgan... İkisi de Black hastasıydı. Böyle duygusal parçaların çapulcuların favorisi olmasına dayanamıyorum.
"I know someday you'll have a beautiful life,
I know you'll be a star in somebody else's sky,
but why, why, why can't it be, can't it be mine?"
diyecekleri bir durum da söz konusu değil üstelik, herkesten "sıkılıp" terk eden, arkalarına bile bakmayan insanlar bunlar. Şarkının hangi kısmı çekiyor sizi bu kadar? Parçanın o pis megalomanlığınıza ters düşüyor olmasına rağmen herkes seviyor diye mi seviyorsunuz, nedir?
Gidin Serdar Ortaç dinleyin siz. Valla bak. Black'i de kirletmeyin, Pearl Jam'i de.
Atar yaptırdınız bana.
21 Ocak 2013 Pazartesi
Bugün hiç tanımadığım birinin bloguna girdim. Yazısını okudum, benimle aynı şeyleri yaşıyordu, onu çok iyi anlıyordum. Takip etmek istedim, arada başka bir tanıdık var diye edemedim. Ve bugün, hayatımda ilk kez hiç tanımadığım biriyle arkadaş olmak istedim. Kendisine çok şey derdim, ama en çok da şunu demek isterdim ona ve herkese: biraz gururlu olun, inatçı olun, gerekirse ucundan azıcık da kindar olun.
6 Ocak 2013 Pazar
Tanınmamak
Tanınmamaktan korkuyorum. Açık ve net. Aslında dediğim pek açık değil sanırım, yolda birinin seni görüp tanımaması ya da tanımamazlıktan gelmesi değil demek istediğim. Çok daha derin bir anlamı var. Tanımak; birilerinin -arkadaşının, ailenin, sevgilinin ya da herhangi bir tanıdığının- seni karakter olarak tanımak istemesi, bunun için uğraşması, seni okuyabilmesi, bakışlarının anlamını bilmesi. İşte ben bunun olmamasından korkuyorum, yakınımda olanların beni yüzeysel olarak bilip tanıyor sanması, içimi merak etmemesi, bilmek için tanımak için uğraşmaması.
Ketumum. Çevremdekiler "ne düşünüyorsun" diye sorduklarında bile doğruyu söylediğim azdır. Gerçekten güvenmeden, karşımdakini tam olarak tanımadan, aynı şekilde karşımdaki içimi dışımı bilmediği sürece o an kafamdan geçenleri bile paylaşmak istemem. Aslında çok yorucu, çünkü her şeyi içinizde yaşamak zorunda kalıyorsunuz; tanımak için çabalayan insan o kadar az ki. İnsanlara koyduğunuz set gerçek kişiliğiniz sanılıyor. Bazıları sizin sadece sert tarafınızı görebiliyor, bazıları eğlenceli tarafınızı, bazıları duygusal tarafınızı. Sadece bir tarafınız varmış gibi, hepsi birden siz olamazmışsınız gibi. Sizi tanımak için uğraşmıyorlar çünkü, gördükleri şeyin tek olduğunu ve kesinlikle göründüğü gibi olduğunu düşünüyorlar.
Geçenlerde yazdığım bir tivit üzerine arkadaşım benle konuşmak istedi "kimse anlamamış olsa bile bir şeylerin ters gittiğini anladım ben, senin satır aralarını çok iyi okuyorum, ne oldu?" dedi. Şaka yapmıyorum, belki de en mutlu olduğum anlardan biriydi; birisi sizi anlıyor lan düşünsenize! Siz ona bir kelime bile etmeseniz de o seziyor. Çünkü sizi biliyor.
Eski erkek arkadaşlarımdan biri senin karakterini çok seviyorum demişti. Şaşırmıştım, "beni anlamaya hiç çalışmadı ki, şöyle bir durumda ne yaparım ne hissederim diye sallama bir soru sorsam asla bilemez, ilgilenmez de zaten, bir iki huyuma dayanarak bunu söylüyor herhalde" demiştim. Haklıymışım da, bunu dedikten 1 gün sonra kötü bir şekilde ayrıldık. Yaşanan bir olay karşısında verdiğim tepkiye şaşırdı, "sen böyle mi yapardın, böyle mi karşılardın.. "a getirdi. Beni tanımadığını ikimiz de çok iyi bir şekilde anladık.
Dediğim gibi; tanımıyordu, uğraşmamıştı ve en önemlisi tanıyıp tanımamakla ilgilenmiyordu bile. O günden beri de tanınmamaktan korkuyorum. Çektiğim setin arkasında kalanların merak edilmemesinden, yüzeysel davranılmaktan, içimde olup bitenleri öğrenmek için çabalanmamasından korkuyorum. En basitinden, birisi ne düşünüyorsun diye sorduğunda gerçekten ne düşündüğümü rahat rahat söylemek istiyorum. Keşke her şeyi açık açık konuşabilen, her hissettiğimi aynen yansıtabilen biri olsaydım. Beni gören direkt tanısaydı, anlasaydı, ayrıca uğraşıya gerek olmasaydı.
Not 1: Sanırım yıllar olmuştu herkesin okuyabileceği bir yere içimi dökmeyeli, açık açık bir korkumu yazmayalı :/
Not 2: Şimdi yazıyı tekrar okudum da, çok yüzeysel bir korku gibi yazmışım. Ne kadar derin ve içime işlemiş bir korku olduğunu bir bilseniz...
Ketumum. Çevremdekiler "ne düşünüyorsun" diye sorduklarında bile doğruyu söylediğim azdır. Gerçekten güvenmeden, karşımdakini tam olarak tanımadan, aynı şekilde karşımdaki içimi dışımı bilmediği sürece o an kafamdan geçenleri bile paylaşmak istemem. Aslında çok yorucu, çünkü her şeyi içinizde yaşamak zorunda kalıyorsunuz; tanımak için çabalayan insan o kadar az ki. İnsanlara koyduğunuz set gerçek kişiliğiniz sanılıyor. Bazıları sizin sadece sert tarafınızı görebiliyor, bazıları eğlenceli tarafınızı, bazıları duygusal tarafınızı. Sadece bir tarafınız varmış gibi, hepsi birden siz olamazmışsınız gibi. Sizi tanımak için uğraşmıyorlar çünkü, gördükleri şeyin tek olduğunu ve kesinlikle göründüğü gibi olduğunu düşünüyorlar.
Geçenlerde yazdığım bir tivit üzerine arkadaşım benle konuşmak istedi "kimse anlamamış olsa bile bir şeylerin ters gittiğini anladım ben, senin satır aralarını çok iyi okuyorum, ne oldu?" dedi. Şaka yapmıyorum, belki de en mutlu olduğum anlardan biriydi; birisi sizi anlıyor lan düşünsenize! Siz ona bir kelime bile etmeseniz de o seziyor. Çünkü sizi biliyor.
Eski erkek arkadaşlarımdan biri senin karakterini çok seviyorum demişti. Şaşırmıştım, "beni anlamaya hiç çalışmadı ki, şöyle bir durumda ne yaparım ne hissederim diye sallama bir soru sorsam asla bilemez, ilgilenmez de zaten, bir iki huyuma dayanarak bunu söylüyor herhalde" demiştim. Haklıymışım da, bunu dedikten 1 gün sonra kötü bir şekilde ayrıldık. Yaşanan bir olay karşısında verdiğim tepkiye şaşırdı, "sen böyle mi yapardın, böyle mi karşılardın.. "a getirdi. Beni tanımadığını ikimiz de çok iyi bir şekilde anladık.
Dediğim gibi; tanımıyordu, uğraşmamıştı ve en önemlisi tanıyıp tanımamakla ilgilenmiyordu bile. O günden beri de tanınmamaktan korkuyorum. Çektiğim setin arkasında kalanların merak edilmemesinden, yüzeysel davranılmaktan, içimde olup bitenleri öğrenmek için çabalanmamasından korkuyorum. En basitinden, birisi ne düşünüyorsun diye sorduğunda gerçekten ne düşündüğümü rahat rahat söylemek istiyorum. Keşke her şeyi açık açık konuşabilen, her hissettiğimi aynen yansıtabilen biri olsaydım. Beni gören direkt tanısaydı, anlasaydı, ayrıca uğraşıya gerek olmasaydı.
Not 1: Sanırım yıllar olmuştu herkesin okuyabileceği bir yere içimi dökmeyeli, açık açık bir korkumu yazmayalı :/
Not 2: Şimdi yazıyı tekrar okudum da, çok yüzeysel bir korku gibi yazmışım. Ne kadar derin ve içime işlemiş bir korku olduğunu bir bilseniz...
24 Aralık 2012 Pazartesi
Bilet sorunsalı
Buraları gene çok boşlamaya başladım. İçimden hiçbir şey yazmak gelmiyor aslında. En son 17 ekimde yazmışım. Neredeyse 2 buçuk aydır bomboş duruyor blogum. Oysa ki 20 Ekimde teyze oldum; bununla ilgili bir şeyler muhakkak çiziktirirdim normalde, Jim Morrison'ın doğum günü ve Freddie Mercury'nin ölüm yıldönümü geçti; ufak bir anma yapardım eskiden, hakkında onlarca şey yazılıp çizilebilecek, geyik yapılabilecek 21 Aralık sözde kıyamet günü geçti ve ben bütün bunlara kayıtsız kalarak hala bir şey yazmadım. Hevesim kaçtı sanki. Halbuki gayet de mutluyum, hayatım güzel, idare ediyorum bir şekilde.
Demin The Great Gig In The Sky dinlerken blogumu açmak geldi içimden. Ya Progresif rock beni kendime getirdi ya da The Wall turnesinde İstanbul'a gelecek olan Roger Waters konseri aklıma geldi, bilemedim.
Roger Waters konseri var, The Wall konsepti ve albümüyle geliyor hem de. Depeche Mode konseri var, daha önceden de kendileriyle ve gidemediğim konserleriyle ilgili bir yazı yazmıştım hatta. Slash geliyor, az kaldı. Dire Straits var, Mark Knopfler geliyor. AC/DC gelecek diye haberler de çıktı. Gidemediğim Uriah Heep ve Sting konserinden bahsetmiyorum bile. Bizim bütün bu konserlere paramız nasıl yetsin? "Gitmeyelim ya salla, o da kimmiş zaten.." diyebileceğimiz adamlar da değil hiçbiri. Arkadan da izlemek istemem bu kadar baba adamları. Bir de yol parası var üstüne. Gitmezsek, görmezsek bir daha ne zaman gelecekleri, hatta gelip gelmeyecekleri belli değil. Onu bırakın yaşayacakları belli değil, hepsi belli yaşa gelmiş adamlar.
Bu kadar sevdiğimiz, hastası olduğumuz müzisyenleri bu fiyattaki konserlere getiren mantığı sikeyim; eninde sonunda 2-3 tanesine sike sike bilet alacak beni sikeyim. Gerçi yeterince sikilmiş olacağım zaten biletleri alınca.
Bu da en sıkıcı, en gereksiz, en akıcı olmayan blog yazımdı öeh.
Demin The Great Gig In The Sky dinlerken blogumu açmak geldi içimden. Ya Progresif rock beni kendime getirdi ya da The Wall turnesinde İstanbul'a gelecek olan Roger Waters konseri aklıma geldi, bilemedim.
Roger Waters konseri var, The Wall konsepti ve albümüyle geliyor hem de. Depeche Mode konseri var, daha önceden de kendileriyle ve gidemediğim konserleriyle ilgili bir yazı yazmıştım hatta. Slash geliyor, az kaldı. Dire Straits var, Mark Knopfler geliyor. AC/DC gelecek diye haberler de çıktı. Gidemediğim Uriah Heep ve Sting konserinden bahsetmiyorum bile. Bizim bütün bu konserlere paramız nasıl yetsin? "Gitmeyelim ya salla, o da kimmiş zaten.." diyebileceğimiz adamlar da değil hiçbiri. Arkadan da izlemek istemem bu kadar baba adamları. Bir de yol parası var üstüne. Gitmezsek, görmezsek bir daha ne zaman gelecekleri, hatta gelip gelmeyecekleri belli değil. Onu bırakın yaşayacakları belli değil, hepsi belli yaşa gelmiş adamlar.
Bu kadar sevdiğimiz, hastası olduğumuz müzisyenleri bu fiyattaki konserlere getiren mantığı sikeyim; eninde sonunda 2-3 tanesine sike sike bilet alacak beni sikeyim. Gerçi yeterince sikilmiş olacağım zaten biletleri alınca.
Bu da en sıkıcı, en gereksiz, en akıcı olmayan blog yazımdı öeh.
17 Ekim 2012 Çarşamba
Hallelujah
Hayatımda gördüğüm en etkileyici canlı performans. Nefeslerin tutulduğu, söylenirken adeta yaşanıldığı, seyircilerin çıt çıkarmadığı 10 dakika. Jeff Buckley'e olan düşkünlüğümü daha da arttırıyor bu video.
Jeff Buckley, arkadaşı Keith Foti ile 29 Mayıs 1997'de Mississippi Nehri kıyısına gitti. Led Zeppelin'in Whole Lotta Love şarkısını söyleyerek kıyafetleri ile nehre girdi. Arkadaşı, kıyıda bulunan gitar ve radyoyu o sırada nehirden geçen bir botun oluşturduğu dalgalardan kurtarmaya çalışırken nehre baktığında Jeff Buckley'i göremediğini fark etti. Arama çalışmaları başladı ve 4 Haziran günü bir turist tarafından görülen vücudu karaya çıkarıldı. Buckley'nin polis raporlarında olaydan önce hiçbir alkol veya uyuşturucu almadığı ortaya çıktı.
Jeff Buckley, arkadaşı Keith Foti ile 29 Mayıs 1997'de Mississippi Nehri kıyısına gitti. Led Zeppelin'in Whole Lotta Love şarkısını söyleyerek kıyafetleri ile nehre girdi. Arkadaşı, kıyıda bulunan gitar ve radyoyu o sırada nehirden geçen bir botun oluşturduğu dalgalardan kurtarmaya çalışırken nehre baktığında Jeff Buckley'i göremediğini fark etti. Arama çalışmaları başladı ve 4 Haziran günü bir turist tarafından görülen vücudu karaya çıkarıldı. Buckley'nin polis raporlarında olaydan önce hiçbir alkol veya uyuşturucu almadığı ortaya çıktı.
3 Ekim 2012 Çarşamba
Saçmalamak güzeldir
Eğlenmeyi bilmeyen bir toplumuz, burası net. Her davranışımızda başkaları ne der, rezil olmayalım el aleme şimdi, kötü bir şey demesinler sonra mantığı yatıyor. Eğlencemizde bile bu var. Bara eğlenmeye giden biri bile 1-2 içki yuvarlamadan eğlenemiyor: Mahalle baskısını kafasında yenemeden istediği gibi davranamıyor. Malesef konserlerde de durum böyle. Adam dünyanın en iyi gruplarından birinin konserine gitmiş, sanırsın ki sahnedekilerin hakkını verecek, izlediği o süper performansla orantılı olarak coşacak, bütün şarkılarda deli gibi eğlenecek, hoplayıp zıplayacak, azıcık dans edecek, eşlik edecek, bağıra bağıra şarkıları söyleyecek, gerekirse komik görünecek, ama mal gibi durmayacak. Öküzün trene baktığı gibi bakmayacak sahneye, evdeki youtube videosunu izlerkenki gibi donuk bakmayacak, ruhsuz olmayacak.
Aptalca davranmaktan korkuyoruz, aptal gibi görünmekten korkuyoruz. İstediğimiz gibi davranamadığımız için de doğallıktan çok uzağız. Ben toplum baskısını pek takan biri değilimdir. Saçmalamayı severim. İçimden geldiği gibi davranırım. Parkta otururken dans edesim gelmişse dans ederim. İnsanların bakışlarına aldırmam. Yurt dışına sık gitmemin nedenlerinden biri de budur, kendim gibi davranabilmek ve saçmalayınca insanların masum bir tebessümle bunu karşılaması.
Dumbfoundus diye sevdiğim İngiliz bir grup var. Sokakta şarkı yaparken bunları bir albümde toparlayalım diyerekten cover albüm yapan çok doğal ve sevimli bir grup. Arada barlarda, bazen festivallerde çıkıyorlar. Dünya umurlarında değil, "biz sokakta mızıkamızı çalarız, tokmağımızı davulumuza vurur eğleniriz, gelen geçen insanlar da bize eşlik eder, mutlu mesut yaşarız" kafasındalar. O kadar doğallar ki. Bu saçma hallerine, doğallıklarına vuruldum ilk olarak. Hatta burada da daha önceden paylaştığım videoyla keşfetmiştim kendilerini.
Dün bir yandan albümlerini dinlerken bir yandan youtube'dan grubun canlı performanslarına bakıyordum. Ve uzun zamandır gördüğüm en en en en güzel videoyla karşılaştım. İngiltere'de bir festivalde çalan grup ve tamamen kendi hallerinde salak saçma ortada sallanan, en aptalca hareketlerle dans eden insanlar. Herkes bir yandan uzanıp bir yandan birasını yudumlarken ortadaki saçmalığa katılıyor ve hayatının en salak dansını yapıyor. Herkes süper eğleniyor ama. İnsanlar oraya eğlenmeye gelmişler zaten, kafasına ne eserse onu yapıyorlar. Orada olmayı o kadar çok istedim ki, ben de öyle dans etmek istiyorum, ben de öyle saçmalamak istiyorum.
Burada olsaydı dans eden insana gerizekalı damgası vurulur, bu damgadan korkanlar da istese bile oraya gidemez, mal gibi yerinde dururdu. İzninizle ben yeniden İngiltere'ye gidip saçmalama kotamı doldurmak istiyorum.
Aptalca davranmaktan korkuyoruz, aptal gibi görünmekten korkuyoruz. İstediğimiz gibi davranamadığımız için de doğallıktan çok uzağız. Ben toplum baskısını pek takan biri değilimdir. Saçmalamayı severim. İçimden geldiği gibi davranırım. Parkta otururken dans edesim gelmişse dans ederim. İnsanların bakışlarına aldırmam. Yurt dışına sık gitmemin nedenlerinden biri de budur, kendim gibi davranabilmek ve saçmalayınca insanların masum bir tebessümle bunu karşılaması.
Dumbfoundus diye sevdiğim İngiliz bir grup var. Sokakta şarkı yaparken bunları bir albümde toparlayalım diyerekten cover albüm yapan çok doğal ve sevimli bir grup. Arada barlarda, bazen festivallerde çıkıyorlar. Dünya umurlarında değil, "biz sokakta mızıkamızı çalarız, tokmağımızı davulumuza vurur eğleniriz, gelen geçen insanlar da bize eşlik eder, mutlu mesut yaşarız" kafasındalar. O kadar doğallar ki. Bu saçma hallerine, doğallıklarına vuruldum ilk olarak. Hatta burada da daha önceden paylaştığım videoyla keşfetmiştim kendilerini.
Dün bir yandan albümlerini dinlerken bir yandan youtube'dan grubun canlı performanslarına bakıyordum. Ve uzun zamandır gördüğüm en en en en güzel videoyla karşılaştım. İngiltere'de bir festivalde çalan grup ve tamamen kendi hallerinde salak saçma ortada sallanan, en aptalca hareketlerle dans eden insanlar. Herkes bir yandan uzanıp bir yandan birasını yudumlarken ortadaki saçmalığa katılıyor ve hayatının en salak dansını yapıyor. Herkes süper eğleniyor ama. İnsanlar oraya eğlenmeye gelmişler zaten, kafasına ne eserse onu yapıyorlar. Orada olmayı o kadar çok istedim ki, ben de öyle dans etmek istiyorum, ben de öyle saçmalamak istiyorum.
Burada olsaydı dans eden insana gerizekalı damgası vurulur, bu damgadan korkanlar da istese bile oraya gidemez, mal gibi yerinde dururdu. İzninizle ben yeniden İngiltere'ye gidip saçmalama kotamı doldurmak istiyorum.
22 Eylül 2012 Cumartesi
Kıvırcık saçlı olmak
Kıvırcık saçlı olmak öyle bir şeydir ki atsan atılmaz satsan satılmaz; hem seversin hem nefret edersin. Yıllar boyunca saçının düz olmasını istersin, kıvırcıkların hafif bozuldu gibi oldu mu da "saçlarım düzleşiyor!" diye tutuşursun. Uzaktan hoştur güzeldir. Herkes çok beğenir ve sahip olmak ister. Çok şanslı olduğun kanısına varılır. Davulun sesi uzaktan hoş gelir tabi.
Yukarıdan da anlaşılabileceği gibi ben de kıvırcık saçlı insanlar topluluğundanım. Küçüklüğüm yoldan geçenlerce mütemadiyen durdurulup köpekmişim gibi kafamdan sevilmekle geçti. Henüz 3-4 yaşlarındayken bile "saçların peruk mu? Yoksa perma mı yaptırdınız?" gibi zeka seviyesi eksi 1500lerde sorularla muhatap olup durdum. Sınıfta, serviste, sokakta dalga geçerlerdi benimle hep.
Magi şipşak makarnaaaa (3 dakikada pişirilen kıvırcık bir makarna çıkmıştı o aralar.)
Kıvırcık koyunnn
Permalııı
Kıvırcık makarna
Düdük makarnası
Kuzuya bak kuzuyaaa
Şimdi olsa ağızlarına bir tane yapıştırırım hepsinin. Ama benzerlik de çok bariz be, onlara da kızamıyorum :)
Azıcık büyüyünce "insanlar para verip de yaptırıyor, sen beğenmiyorsun!" çemkirmesi başlar. Bunu diyen düz saçlılara vereceksin bonus saçı, sokacaksın banyoya, kremsiz taramaya çalışsın bakalım saçı. Ağlaya ağlaya saatlerini harcasın dursun. Belasını bulacak o şekilde. Bakımı zor, kesimi zor, taraması zor. Hobilerine zaman ayırır gibi zaman ayıracaksın bildiğin yahu. Keşke benim olsa diyenlere al senin olsun, biraz da sen çek diyesim geliyor.
20 küsür yıl sevemedim, ama şimdi şimdi seviyorum artık. Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak diye boşuna dememişler, gerçekten öyle.
Yukarıdan da anlaşılabileceği gibi ben de kıvırcık saçlı insanlar topluluğundanım. Küçüklüğüm yoldan geçenlerce mütemadiyen durdurulup köpekmişim gibi kafamdan sevilmekle geçti. Henüz 3-4 yaşlarındayken bile "saçların peruk mu? Yoksa perma mı yaptırdınız?" gibi zeka seviyesi eksi 1500lerde sorularla muhatap olup durdum. Sınıfta, serviste, sokakta dalga geçerlerdi benimle hep.
Magi şipşak makarnaaaa (3 dakikada pişirilen kıvırcık bir makarna çıkmıştı o aralar.)
Kıvırcık koyunnn
Permalııı
Kıvırcık makarna
Düdük makarnası
Kuzuya bak kuzuyaaa
Şimdi olsa ağızlarına bir tane yapıştırırım hepsinin. Ama benzerlik de çok bariz be, onlara da kızamıyorum :)
Azıcık büyüyünce "insanlar para verip de yaptırıyor, sen beğenmiyorsun!" çemkirmesi başlar. Bunu diyen düz saçlılara vereceksin bonus saçı, sokacaksın banyoya, kremsiz taramaya çalışsın bakalım saçı. Ağlaya ağlaya saatlerini harcasın dursun. Belasını bulacak o şekilde. Bakımı zor, kesimi zor, taraması zor. Hobilerine zaman ayırır gibi zaman ayıracaksın bildiğin yahu. Keşke benim olsa diyenlere al senin olsun, biraz da sen çek diyesim geliyor.
20 küsür yıl sevemedim, ama şimdi şimdi seviyorum artık. Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak diye boşuna dememişler, gerçekten öyle.
20 Eylül 2012 Perşembe
16 Eylül 2012 Pazar
Uzatmayacağım
Kişisel gelişim kitaplarını sevmem, okumam. Ama buna bayıldım. Ne yapın edin, benim gibi bir kereliğine de olsa çizginizin dışına çıkın, bulun, okuyun.
Not: Özellikle sen Sevil.
Not: Özellikle sen Sevil.
10 Eylül 2012 Pazartesi
8 Eylül 2012 Red Hot Chili Peppers Konseri
Neresinden başlasam bilmiyorum, ne desem, ne yazsam, nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama önce şunu söylemeliyim sanırım; Dün, yani 8 eylül günü, hayatımın en mutlu günüydü. Ben hayatımda daha fazla mutlu olmadım, daha çok sevinmedim, kendimi daha iyi hissetmedim. Bu kadar yoğun bir duygu yaşadığım olmadı. Yazımı olabildiğince kısa kesmeye çalışacağım. Yoksa 20 sayfa uzunluğunda bir yazı olabilir bu.
8 eylül sabahına akşamdan kalma olarak leş gibi uyandım. Taksime bir iki bir şeyler içmek için gitmiştik ki birden kendimizi tektekçide bulduk. Oradan mekan mekan gezdik ve sonuç 4-5 saat yarım yamalak uyku, mal gibi yorgun argın leş gibi uyanmak. Tek bir poğaça atıp hoop yola çıktım. Saat 13.30 civarında Santralİstanbul'a vardım. Platinum kapısına gittim ve 15-20 kişi ya vardı ya yoktu. Ama ne ben ne arkadaşlar konser sırasında olmamıza rağmen Red Hot Chili Peppers'ı canlı göreceğimize inanmıyoruz. Yok abi gelmezler ya canlı canlı görmek dinlemek yok kendimizi kandırmayalım modundayız. Algılarımız tamamen kapalı. Derken sound check başladı. Hem de Suck My Kiss ve hemen ardından Blood Sugar Sex Magik. Anthony'ninkine benzer bir ses duyduk, onun yeahh ohh heyy'ine benzer. O anda kalp krizi geçiriyorduk. Soluğumuz durma noktasına geldi, el ayak titremesi başladı, bağırsağı mideyi ciğeri ne varsa oracıkta bıraktık. Suck My Kiss'i çalmalarını çok istiyordum ki süpriz olan bir şarkı değil, pek çok konserlerinde çaldılar. Ben de İstanbul'a gelirken yol boyunca Suck My Kiss dinlemiştim. Sound check'te de bunu duyunca iyice gaza geldik. Ama hala inanmıyoruz grup elemanlarını göreceğimize. 4'te açılması gereken kapı açılmadı, biz de iyiden iyiye hesap yapmaya başladık. Biletimiz platinumdu, yani en ön. E haliyle biz en önün de en önünden izlemek istiyoruz. En önün sahneyi ortalayacak kısmı da değil ama, Flea ve Anthony arası istiyoruz. Flea'ye yakın olalım, Anthony'yi de ortalayalım modundayız. Josh'tan zaten hoşlanmıyoruz ve ayağı da kırık. Oturarak çalıyor. Flea seyirciye göre sahnenin solunda çalar hep, bunu da bildiğimizden kim önce gidecek de yer kapacak planları yapıyoruz. Bu arada ortalık da ergen kaynıyor, 15-16 yaşındaki veletler önümüzde. Zaten toplasan 10 kişi ya var ya yok önümüzde. Dünkü boklar mı bizim önümüzde olacak len mantığıyla saat 5'e doğru kapıların açılmasıyla hengamenin arasında koştur koştur gittik güvenlik yerine. Nihayet konser alanına girdik, ulen tam da istediğimiz yerden, Flea ve Anthony'nin ortasından yer bulduk. En önün de en önündeyiz, bariyere yapışmış bir haldeyiz. Sahneyle aramızda 3 metre ya var ya yok.
Bu arada Red Hot Chili Peppers'ın fotoğrafçısı geldi, Yiğit'in RHCP dövmesini, benim RHCP tırnaklarımın fotoğrafını çekti. Sonra topluca ve teker teker fotoğraflarımızı çekti sahne ekranında kullanmak üzere. Ki kullandılar da, hepimizi dev ekranda gösterdiler konser bitimine yakın. Adam hepimizin mailini aldı çektiklerini yollamak için. Ben tam bir sevgi kelebeğiyim alanda, tanıdığım tanımadığım herkese sarılmak istiyorum, kanka muhabbeti yapmak istiyorum, derdin ne anlat çaresini bulalım takmaa demek istiyorum, hoplayıp zıplamak istiyorum. Öyle bir mutluluk içerisindeyim. Gülümsemekten ağzım yüzüm kaymış.Tabii bu arada yavaş yavaş yorgunluk baş göstermeye başladı. Saatlerdir ayaktayız, hele ben dünden de yorgunum.
Tam 19.45'te Athena çıktı. Çılgınlar gibi eğlendim ben. Onlar da çok heyecanlıydı şarkı sözlerini unutup durdular. Red Hot Chili Peppers'ın onlar için öneminden bahsettiler. "Naah çok beklersin" kısmında işte RHCP seyircisi, biz konserlerimizde bu kısmı söylemeye çekiniyoruz dediler. Red Hot Chili Peppers sürekli sikmekten sokmaktan bahsediyor len nah yanında ne kalır yani. Şimdi hep beraber RHCP izleyelim diyerek 20.45'te sahneden ayrıldılar. Athena'nın sahneden ayrılmasıyla görevlilerin sahneye dalıp ışığından prizine koca davuluna kadar her şeyi götürmeleri bir oldu. Biz de şaşkın şaşkın onları izliyoruz. Yok artık oha onu da mı götürüyorlar diyoruz. Sahneyi baştan yarattılar, yukarı kenarlara kendi ışıkçıları çıktı, her şeyiyle sahne Red Hot Chili Peppers için hazır hale geldi.
21.45-21.50 arasında sahnenin kararmasıyla HASSSİKTİR GERÇEKTEN GELDİLER dedim. Chad, Flea ve Josh sahneye fırladı. Kelimelerle anlatamayacağım kadar yoğun duygular hissettim. Çığlıklar eşliğinde elemanlar yerlerine geçti. Kendimizden geçmiş vaziyetteyiz bu sırada. Begüm ve benim mutluluk, şaşkınlık ve şok duygularımız karıştı ve göz yaşlarımız akmaya başladı. Yiğit desen ağlamak üzere. Bu sırada kahkaha atıp çığlık çığlığa bağırıyoruz ama. Flea 2-3 metre önümüzde abi var mı böyle bir şey! Bir anda Anthony uçarak, hoplayıp zıplayarak sahneye fırladı. Bağırtılarımız insan desibelini aşmış durumda. Monarchy Of Roses inanmazlık ve mutluluktan öte duygularla geçti. Son ses eşlik ediyoruz biz de. Chad nasıl sevimlilkler yapıyor arkadan, Flea zaten teşekkürler demeyi öğrenmiş onu söylüyor mikrofondan. Anthony güzel şeyler söylüyor, nerede yaşamak istediklerini anlatıyor.

Josh da türk bayraklı tişörtüyle sahneye çıkıp beğeni topladı. Şarkılar esnasında John'un altında ezildi, pek çok şarkıyı piç etti, özellikle Scar Tissue'nun sololarını bok gibi çaldı. Ama yapabileceğinin en iyisini yaptı adam. Zaten o ayağıyla dayanamayıp pek çok kez ayağa kalkıp çaldı. Şarkılar esnasında bizim kadar kendinden geçti. Konser alanında beklerken "peki konser sırasında Josh ölse ve gitariste ihtiyaçları olsa, sen sahneye çıkıp çalar mısın Yiğit?" diyecek kadar Josh'u sevmeyen ve umursamayan ben, konser sonrasında "John'un tırnağı olamaz ama yine de çok sevimli yerim yerim, John'dan sonra iyi ki sen gelmişsin Josh!" moduna girdim.
Monarchy Of Roses'dan sonra Dani California çaldılar. Kalabalık delirdi. Ben zaten her şarkıda tükürüklerimi saça saça bağırdım, yavaş olanlar hariç de hepsinde zıpladım. Arkadakiler kesin çok küfretmişlerdir bana. Boğazımı zorlaya zorlayana çığırdım. Hemen sonrasında Can't Stop çalmaya başladılar ki daha yükseğe çıkamayacağını düşündüğüm sesim daha da azmaya başladı. Kalabalık delirdi. En azından ön taraf. Hoplayarak eşlik ettik yine. Bir yandan kafa sallıyoruz, boynumuz kopmak üzere, bir yandan bacaklarımızı ağrıdan hissetmiyoruz, bir yandan boğazımızı zorlayabildiğimiz kadar zorluyoruz. Can't Stop'tan sonra Scar Tissue geldi. Çığlıklarımız artık çığlık olmaktan çıkarak çatallı bir haykırmaya dönüştü. Sesimiz gitmeye başladı ve kibar kız çığlıkları yerini travesti haykırmalarına bıraktı. Öyle bir delirme, bağırma çağırma, kafa sallama, zıplama mevcut ki bizde, tam karşımızdaki güvenlik görevlisi bizim akıl sağlığımızın yerinde olmadığına karar verdi. O kadar kendimizi yırtıyoruz ki artık halimize gülmeye başladı. Bu parçalardan sonra I'm With You albümünden Look Around geldi ki kendisi benim albümdeki favori parçam. O albümdeki en RHCP şarkı.
Bu videoyu bize çok yakın birileri çekmiş. Muhtemelen 1 ya da 2 yanımızdakiler. Buram buram benim sesim var bu videoda. Sürekli bağıran ve en yüksek çıkan ses benim sesim.
Anthony üstünü falan çıkardı tabi, 50 yaşındaki adamın vücudu oradaki herkesten güzel amk. Nasıl taş, nasıl güzel, nasıl seksi. Şarkıyı da stüdyo kaydına çok yakın çaldılar. Zaten bütün parçaları öyle çaldılar. Canlı canlı çalıp söylemek hiçbir şekilde kötü etki etmedi. Look Around'dan sonra hiç tahmin etmediğimiz bir parça geldi; If You Have To Ask. En funk zamanlarındaki parçayı çaldı adamlar. İnanılmaz mutlu olduk diyeceğim de daha mutlu nasıl oldun ki sabahtan beri neler diyorsun baksana diyeceksiniz. Haklısınız, ama biz de her parçada daha mutlu olamayacağımızı düşünüp yanılıyoruz. Hissiyatımız tavan yapıyor, ölüyoruz bitiyoruz.
Derkeeen Charlie çalmaya başladılar. Sanırım dönüm noktası bu parçaydı. Delilik sınırını burada aştık. Konserlerde çok çaldıkları bir şey de değil normalde. Burada çaldılar işte amk var mı ötesi? Anthony'nin parçanın başındaki "hığğğ" sesini çıkarmasını bekledim ama çıkarmadı, olsun. Performansları müthişti, Flea gene kopuşlarını yaşadı, devamlı hopluyor, zıplıyor, kafa sallıyor. Sevimlilikler yapıyor, güya çirkin surat yapıyor bize. Zaten adam bass'ı yağ gibi çalıyor, elleri akıp gidiyor resmen. Bu şarkıda şöyle de bir şey oldu ki birkaç kez Flea'yle göz göze geldik. Şaka mı lan Flea'yle bildiğin göz göze geldik abi. Zaten Flea tam önümüze doğru çalıyor, adam tam bizim kısma bakarak deliriyor, eğlendiriyor. Ben de bu arada göz göze gelme seanslarımızdan birinde dil çıkardım buna. Çıkarmamla Flea'nin de dil çıkarması bir oldu, ama anında içeri soktu dili. Oha bana geri dil çıkardı laaan dedim, ama çok büyük bir tesadüf de olabilir bu tabi. Gerçi konser sonuna kadar dilini göstermedi bir daha. Olsun, bana olmasa da ben üstüme alınmak istiyorum.
1 tane Stadium Arcadium şarkısı çalsınlar kulları köleleri oluruz derken bir sonraki şarkı geldi; Hard To Concentrate!!! Benim çok sevdiğim ve benim için çok özel olan bir parçadır. Konserlerinde de çok nadir çalarlar. Bunu duymamla Begüm'e baktım, onun da favori parçalarındandır. Kız şoka girmiş bir vaziyetteydi. İnanamıyoruz ikimiz de. Zaten ilk girişi duymamla gözyaşlarıma hakim olamadım. Bir yandan mutluluktan, şarkının bana olan özelliğinden ağlıyorum, bir yandan çığlık çığlığa bağırıp gülüyorum. Bu kadar da mükemmel bir playlist yapamazlar modundayım. Adamlar seçip seçip çalıyor resmen. The Adventures Of Raindance Maggie geldi bundan sonra. Şimdi şöyle anlatayım halimizi; demir parmaklılar ardında delirmiş, parmaklıklara vuran, bağıran, deli gibi davranan bir orangutan düşünün. Heh işte biz de öyleydik. Hiçbir farkımız yoktu o orangutandan. Eksiğimiz yok fazlamız var o derece.Salyalarımızı saça saça, ağzımızı 10 tane elma sığdıracak genişlikte aça aça söylüyoruz şarkıları. Anthony bu arada müthiş, klasik dönme hareketlerini yapıyor, sahnenin bir başından diğer başına döne döne geliyor, tipik dans hareketlerini yapıyor. Arada tükürüyor, bize gelse de bismillah çeksek diyoruz geyikle. Biz yorgunluktan ruhumuzu orada teslim etmek üzereyiz, adamda tık yok. 2-3 günde bir yapıyor bunları bir de. Diğerleri de aynı şekilde. Yaşlarına ve tempolarına rağmen mükemmellerdi. Hiç ara vermeden 1 saat 45 dakika sahnede kaldılar.
Anthony'nin Maggie'yi yanlış söyleyip 2 kez "I want to lick a little bit" demesinden sonra I Like Dirt geldi ki bu da hiç beklemediğimiz bir parçaydı. En funk-punk döneminden bu kadar parça çalmalarına çok sevindik. Gene boynumuz kopacasına salladık. Artık haykırmıyoruz da, onun adı o olamaz. Olsa olsa hönkürmek olur. Hönkürüyoruz. I Like Dirt derken son albümden Did I Let You Know'u çaldılar. Benim çok bildiğim bir parça değildi açıkçası. Şaşırdım da aslında, genelde Ethiopia ya da Factory Of Faith çalıyorlar. Bu arada Chad'i görmekte zorlanıyoruz en öndekiler olarak, çünkü sahne bizden uzun ve çok yakınımızda. Chad ve davulu da sahnenin en arka yerinde. Allahtan Chad'imiz boylu poslu, bu sayede görebildik kendisini. Azıcık öne alsaydılar bateriyi sorun kalmayacaktı. Kısa boylular için kötü oldu. Bir de sevimlilikler, şekerlikler yapıyor arkada böyle. Arada baget fırlatıyor bize doğru. Konser boyunca kendimi ev sahibi gibi hissettim, sağa sola bakıyorum sürekli insanlar eğleniyor mu, parçalara eşlik ediyor mu, zıplıyorlar mı diye.
Bu bittikten sonra ufak çaplı bir kalp krizi daha geçiriyordum, çünkü Dosed'a başladılar. Kısa süreli bir beyin yitimi yaşadım orada. Introsunu çalıp bıraktılar, şarkıyı Under The Bridge'e bağladılar ama o kadarı bile yetti. Konserlerinde hiç Dosed çalmıyorlar, kırk yılda bir böyle introsunu çalıyorlar. Bu bile yeterli. Under The Bridge zaten mükemmeldi. En sevdiğim parçalardan. Duygulu duygulu söyledik hepberaber. Ardından müthiş bir üçlemeyle beklediğim Higher Ground, Californication ve Bye The Way geldi. By The Way'e o kadar sevindim ki şarkının sözlerini unuttum, karıştırdım falan. Konseri burada bitirdiler. Tabii ki sonra bis için geldiler. Konser boyunca en çok beklediğim parça Suck My Kiss'ti. İlk onu çaldılar. Çalmayacaklar diye ödüm patlamıştı. Hep beraber "oh baby do me now, do me here I do allow!" diye kükredik. Flea ve Anthony yer çekimine karşı gelerek havada kalıyorlardı zıplarlarken. Diğerinde gene ters köşe yaptılar ve Soul To Squeeze çaldılar. Son olarak da klasik Give It Away geldi. Kendimizi kaybettik zaten. Konser bitimine kadar Otherside'ı bekledim ama çalmadılar. Ama diğer şarkıları o kadar güzel seçmişlerdi ki pek de bir önemi kalmadı aslında.
Konser boyunca en üzüldüğüm şey yaşlandıklarını açık seçik görmem oldu. Bunu performanslarından gıdım hissettirmeseler de yüzleri, kırışıklıları ayan beyan ortada.
Hayatımda en çok istediğim şey Red Hot Chili Peppers'ı canlı izlemekti. Şimdi bu hayalim gerçekleşti. Artık en çok istediğim şey Red Hot Chili Peppers'ı bir daha canlı izlemek. Bu kadar da sığ ve amaçsız bir insanım işte ehehe. Olsun abi, canım gibi sevdiğim Chad, Anthony ve Flea'yi (ve John'u) neden bu kadar sevdiğimi bir kez daha anladım. İyi ki varlar, iyi ki geldiler. Şu anda dünyanın en mutlu insanı benim, ötesi yok.
8 eylül sabahına akşamdan kalma olarak leş gibi uyandım. Taksime bir iki bir şeyler içmek için gitmiştik ki birden kendimizi tektekçide bulduk. Oradan mekan mekan gezdik ve sonuç 4-5 saat yarım yamalak uyku, mal gibi yorgun argın leş gibi uyanmak. Tek bir poğaça atıp hoop yola çıktım. Saat 13.30 civarında Santralİstanbul'a vardım. Platinum kapısına gittim ve 15-20 kişi ya vardı ya yoktu. Ama ne ben ne arkadaşlar konser sırasında olmamıza rağmen Red Hot Chili Peppers'ı canlı göreceğimize inanmıyoruz. Yok abi gelmezler ya canlı canlı görmek dinlemek yok kendimizi kandırmayalım modundayız. Algılarımız tamamen kapalı. Derken sound check başladı. Hem de Suck My Kiss ve hemen ardından Blood Sugar Sex Magik. Anthony'ninkine benzer bir ses duyduk, onun yeahh ohh heyy'ine benzer. O anda kalp krizi geçiriyorduk. Soluğumuz durma noktasına geldi, el ayak titremesi başladı, bağırsağı mideyi ciğeri ne varsa oracıkta bıraktık. Suck My Kiss'i çalmalarını çok istiyordum ki süpriz olan bir şarkı değil, pek çok konserlerinde çaldılar. Ben de İstanbul'a gelirken yol boyunca Suck My Kiss dinlemiştim. Sound check'te de bunu duyunca iyice gaza geldik. Ama hala inanmıyoruz grup elemanlarını göreceğimize. 4'te açılması gereken kapı açılmadı, biz de iyiden iyiye hesap yapmaya başladık. Biletimiz platinumdu, yani en ön. E haliyle biz en önün de en önünden izlemek istiyoruz. En önün sahneyi ortalayacak kısmı da değil ama, Flea ve Anthony arası istiyoruz. Flea'ye yakın olalım, Anthony'yi de ortalayalım modundayız. Josh'tan zaten hoşlanmıyoruz ve ayağı da kırık. Oturarak çalıyor. Flea seyirciye göre sahnenin solunda çalar hep, bunu da bildiğimizden kim önce gidecek de yer kapacak planları yapıyoruz. Bu arada ortalık da ergen kaynıyor, 15-16 yaşındaki veletler önümüzde. Zaten toplasan 10 kişi ya var ya yok önümüzde. Dünkü boklar mı bizim önümüzde olacak len mantığıyla saat 5'e doğru kapıların açılmasıyla hengamenin arasında koştur koştur gittik güvenlik yerine. Nihayet konser alanına girdik, ulen tam da istediğimiz yerden, Flea ve Anthony'nin ortasından yer bulduk. En önün de en önündeyiz, bariyere yapışmış bir haldeyiz. Sahneyle aramızda 3 metre ya var ya yok.
Bu arada Red Hot Chili Peppers'ın fotoğrafçısı geldi, Yiğit'in RHCP dövmesini, benim RHCP tırnaklarımın fotoğrafını çekti. Sonra topluca ve teker teker fotoğraflarımızı çekti sahne ekranında kullanmak üzere. Ki kullandılar da, hepimizi dev ekranda gösterdiler konser bitimine yakın. Adam hepimizin mailini aldı çektiklerini yollamak için. Ben tam bir sevgi kelebeğiyim alanda, tanıdığım tanımadığım herkese sarılmak istiyorum, kanka muhabbeti yapmak istiyorum, derdin ne anlat çaresini bulalım takmaa demek istiyorum, hoplayıp zıplamak istiyorum. Öyle bir mutluluk içerisindeyim. Gülümsemekten ağzım yüzüm kaymış.Tabii bu arada yavaş yavaş yorgunluk baş göstermeye başladı. Saatlerdir ayaktayız, hele ben dünden de yorgunum.
Tam 19.45'te Athena çıktı. Çılgınlar gibi eğlendim ben. Onlar da çok heyecanlıydı şarkı sözlerini unutup durdular. Red Hot Chili Peppers'ın onlar için öneminden bahsettiler. "Naah çok beklersin" kısmında işte RHCP seyircisi, biz konserlerimizde bu kısmı söylemeye çekiniyoruz dediler. Red Hot Chili Peppers sürekli sikmekten sokmaktan bahsediyor len nah yanında ne kalır yani. Şimdi hep beraber RHCP izleyelim diyerek 20.45'te sahneden ayrıldılar. Athena'nın sahneden ayrılmasıyla görevlilerin sahneye dalıp ışığından prizine koca davuluna kadar her şeyi götürmeleri bir oldu. Biz de şaşkın şaşkın onları izliyoruz. Yok artık oha onu da mı götürüyorlar diyoruz. Sahneyi baştan yarattılar, yukarı kenarlara kendi ışıkçıları çıktı, her şeyiyle sahne Red Hot Chili Peppers için hazır hale geldi.
21.45-21.50 arasında sahnenin kararmasıyla HASSSİKTİR GERÇEKTEN GELDİLER dedim. Chad, Flea ve Josh sahneye fırladı. Kelimelerle anlatamayacağım kadar yoğun duygular hissettim. Çığlıklar eşliğinde elemanlar yerlerine geçti. Kendimizden geçmiş vaziyetteyiz bu sırada. Begüm ve benim mutluluk, şaşkınlık ve şok duygularımız karıştı ve göz yaşlarımız akmaya başladı. Yiğit desen ağlamak üzere. Bu sırada kahkaha atıp çığlık çığlığa bağırıyoruz ama. Flea 2-3 metre önümüzde abi var mı böyle bir şey! Bir anda Anthony uçarak, hoplayıp zıplayarak sahneye fırladı. Bağırtılarımız insan desibelini aşmış durumda. Monarchy Of Roses inanmazlık ve mutluluktan öte duygularla geçti. Son ses eşlik ediyoruz biz de. Chad nasıl sevimlilkler yapıyor arkadan, Flea zaten teşekkürler demeyi öğrenmiş onu söylüyor mikrofondan. Anthony güzel şeyler söylüyor, nerede yaşamak istediklerini anlatıyor.

Josh da türk bayraklı tişörtüyle sahneye çıkıp beğeni topladı. Şarkılar esnasında John'un altında ezildi, pek çok şarkıyı piç etti, özellikle Scar Tissue'nun sololarını bok gibi çaldı. Ama yapabileceğinin en iyisini yaptı adam. Zaten o ayağıyla dayanamayıp pek çok kez ayağa kalkıp çaldı. Şarkılar esnasında bizim kadar kendinden geçti. Konser alanında beklerken "peki konser sırasında Josh ölse ve gitariste ihtiyaçları olsa, sen sahneye çıkıp çalar mısın Yiğit?" diyecek kadar Josh'u sevmeyen ve umursamayan ben, konser sonrasında "John'un tırnağı olamaz ama yine de çok sevimli yerim yerim, John'dan sonra iyi ki sen gelmişsin Josh!" moduna girdim.
Monarchy Of Roses'dan sonra Dani California çaldılar. Kalabalık delirdi. Ben zaten her şarkıda tükürüklerimi saça saça bağırdım, yavaş olanlar hariç de hepsinde zıpladım. Arkadakiler kesin çok küfretmişlerdir bana. Boğazımı zorlaya zorlayana çığırdım. Hemen sonrasında Can't Stop çalmaya başladılar ki daha yükseğe çıkamayacağını düşündüğüm sesim daha da azmaya başladı. Kalabalık delirdi. En azından ön taraf. Hoplayarak eşlik ettik yine. Bir yandan kafa sallıyoruz, boynumuz kopmak üzere, bir yandan bacaklarımızı ağrıdan hissetmiyoruz, bir yandan boğazımızı zorlayabildiğimiz kadar zorluyoruz. Can't Stop'tan sonra Scar Tissue geldi. Çığlıklarımız artık çığlık olmaktan çıkarak çatallı bir haykırmaya dönüştü. Sesimiz gitmeye başladı ve kibar kız çığlıkları yerini travesti haykırmalarına bıraktı. Öyle bir delirme, bağırma çağırma, kafa sallama, zıplama mevcut ki bizde, tam karşımızdaki güvenlik görevlisi bizim akıl sağlığımızın yerinde olmadığına karar verdi. O kadar kendimizi yırtıyoruz ki artık halimize gülmeye başladı. Bu parçalardan sonra I'm With You albümünden Look Around geldi ki kendisi benim albümdeki favori parçam. O albümdeki en RHCP şarkı.
Bu videoyu bize çok yakın birileri çekmiş. Muhtemelen 1 ya da 2 yanımızdakiler. Buram buram benim sesim var bu videoda. Sürekli bağıran ve en yüksek çıkan ses benim sesim.
Anthony üstünü falan çıkardı tabi, 50 yaşındaki adamın vücudu oradaki herkesten güzel amk. Nasıl taş, nasıl güzel, nasıl seksi. Şarkıyı da stüdyo kaydına çok yakın çaldılar. Zaten bütün parçaları öyle çaldılar. Canlı canlı çalıp söylemek hiçbir şekilde kötü etki etmedi. Look Around'dan sonra hiç tahmin etmediğimiz bir parça geldi; If You Have To Ask. En funk zamanlarındaki parçayı çaldı adamlar. İnanılmaz mutlu olduk diyeceğim de daha mutlu nasıl oldun ki sabahtan beri neler diyorsun baksana diyeceksiniz. Haklısınız, ama biz de her parçada daha mutlu olamayacağımızı düşünüp yanılıyoruz. Hissiyatımız tavan yapıyor, ölüyoruz bitiyoruz.
Derkeeen Charlie çalmaya başladılar. Sanırım dönüm noktası bu parçaydı. Delilik sınırını burada aştık. Konserlerde çok çaldıkları bir şey de değil normalde. Burada çaldılar işte amk var mı ötesi? Anthony'nin parçanın başındaki "hığğğ" sesini çıkarmasını bekledim ama çıkarmadı, olsun. Performansları müthişti, Flea gene kopuşlarını yaşadı, devamlı hopluyor, zıplıyor, kafa sallıyor. Sevimlilikler yapıyor, güya çirkin surat yapıyor bize. Zaten adam bass'ı yağ gibi çalıyor, elleri akıp gidiyor resmen. Bu şarkıda şöyle de bir şey oldu ki birkaç kez Flea'yle göz göze geldik. Şaka mı lan Flea'yle bildiğin göz göze geldik abi. Zaten Flea tam önümüze doğru çalıyor, adam tam bizim kısma bakarak deliriyor, eğlendiriyor. Ben de bu arada göz göze gelme seanslarımızdan birinde dil çıkardım buna. Çıkarmamla Flea'nin de dil çıkarması bir oldu, ama anında içeri soktu dili. Oha bana geri dil çıkardı laaan dedim, ama çok büyük bir tesadüf de olabilir bu tabi. Gerçi konser sonuna kadar dilini göstermedi bir daha. Olsun, bana olmasa da ben üstüme alınmak istiyorum.
1 tane Stadium Arcadium şarkısı çalsınlar kulları köleleri oluruz derken bir sonraki şarkı geldi; Hard To Concentrate!!! Benim çok sevdiğim ve benim için çok özel olan bir parçadır. Konserlerinde de çok nadir çalarlar. Bunu duymamla Begüm'e baktım, onun da favori parçalarındandır. Kız şoka girmiş bir vaziyetteydi. İnanamıyoruz ikimiz de. Zaten ilk girişi duymamla gözyaşlarıma hakim olamadım. Bir yandan mutluluktan, şarkının bana olan özelliğinden ağlıyorum, bir yandan çığlık çığlığa bağırıp gülüyorum. Bu kadar da mükemmel bir playlist yapamazlar modundayım. Adamlar seçip seçip çalıyor resmen. The Adventures Of Raindance Maggie geldi bundan sonra. Şimdi şöyle anlatayım halimizi; demir parmaklılar ardında delirmiş, parmaklıklara vuran, bağıran, deli gibi davranan bir orangutan düşünün. Heh işte biz de öyleydik. Hiçbir farkımız yoktu o orangutandan. Eksiğimiz yok fazlamız var o derece.Salyalarımızı saça saça, ağzımızı 10 tane elma sığdıracak genişlikte aça aça söylüyoruz şarkıları. Anthony bu arada müthiş, klasik dönme hareketlerini yapıyor, sahnenin bir başından diğer başına döne döne geliyor, tipik dans hareketlerini yapıyor. Arada tükürüyor, bize gelse de bismillah çeksek diyoruz geyikle. Biz yorgunluktan ruhumuzu orada teslim etmek üzereyiz, adamda tık yok. 2-3 günde bir yapıyor bunları bir de. Diğerleri de aynı şekilde. Yaşlarına ve tempolarına rağmen mükemmellerdi. Hiç ara vermeden 1 saat 45 dakika sahnede kaldılar.
Anthony'nin Maggie'yi yanlış söyleyip 2 kez "I want to lick a little bit" demesinden sonra I Like Dirt geldi ki bu da hiç beklemediğimiz bir parçaydı. En funk-punk döneminden bu kadar parça çalmalarına çok sevindik. Gene boynumuz kopacasına salladık. Artık haykırmıyoruz da, onun adı o olamaz. Olsa olsa hönkürmek olur. Hönkürüyoruz. I Like Dirt derken son albümden Did I Let You Know'u çaldılar. Benim çok bildiğim bir parça değildi açıkçası. Şaşırdım da aslında, genelde Ethiopia ya da Factory Of Faith çalıyorlar. Bu arada Chad'i görmekte zorlanıyoruz en öndekiler olarak, çünkü sahne bizden uzun ve çok yakınımızda. Chad ve davulu da sahnenin en arka yerinde. Allahtan Chad'imiz boylu poslu, bu sayede görebildik kendisini. Azıcık öne alsaydılar bateriyi sorun kalmayacaktı. Kısa boylular için kötü oldu. Bir de sevimlilikler, şekerlikler yapıyor arkada böyle. Arada baget fırlatıyor bize doğru. Konser boyunca kendimi ev sahibi gibi hissettim, sağa sola bakıyorum sürekli insanlar eğleniyor mu, parçalara eşlik ediyor mu, zıplıyorlar mı diye.
Bu bittikten sonra ufak çaplı bir kalp krizi daha geçiriyordum, çünkü Dosed'a başladılar. Kısa süreli bir beyin yitimi yaşadım orada. Introsunu çalıp bıraktılar, şarkıyı Under The Bridge'e bağladılar ama o kadarı bile yetti. Konserlerinde hiç Dosed çalmıyorlar, kırk yılda bir böyle introsunu çalıyorlar. Bu bile yeterli. Under The Bridge zaten mükemmeldi. En sevdiğim parçalardan. Duygulu duygulu söyledik hepberaber. Ardından müthiş bir üçlemeyle beklediğim Higher Ground, Californication ve Bye The Way geldi. By The Way'e o kadar sevindim ki şarkının sözlerini unuttum, karıştırdım falan. Konseri burada bitirdiler. Tabii ki sonra bis için geldiler. Konser boyunca en çok beklediğim parça Suck My Kiss'ti. İlk onu çaldılar. Çalmayacaklar diye ödüm patlamıştı. Hep beraber "oh baby do me now, do me here I do allow!" diye kükredik. Flea ve Anthony yer çekimine karşı gelerek havada kalıyorlardı zıplarlarken. Diğerinde gene ters köşe yaptılar ve Soul To Squeeze çaldılar. Son olarak da klasik Give It Away geldi. Kendimizi kaybettik zaten. Konser bitimine kadar Otherside'ı bekledim ama çalmadılar. Ama diğer şarkıları o kadar güzel seçmişlerdi ki pek de bir önemi kalmadı aslında.
Konser boyunca en üzüldüğüm şey yaşlandıklarını açık seçik görmem oldu. Bunu performanslarından gıdım hissettirmeseler de yüzleri, kırışıklıları ayan beyan ortada.
Hayatımda en çok istediğim şey Red Hot Chili Peppers'ı canlı izlemekti. Şimdi bu hayalim gerçekleşti. Artık en çok istediğim şey Red Hot Chili Peppers'ı bir daha canlı izlemek. Bu kadar da sığ ve amaçsız bir insanım işte ehehe. Olsun abi, canım gibi sevdiğim Chad, Anthony ve Flea'yi (ve John'u) neden bu kadar sevdiğimi bir kez daha anladım. İyi ki varlar, iyi ki geldiler. Şu anda dünyanın en mutlu insanı benim, ötesi yok.
5 Eylül 2012 Çarşamba
İntihar olayları
Hepimizin içinden çıkamadığı olayların olduğu, sıkıntılar içinde boğuştuğu, depresyon sınırında yürüdüğü, hayattan zevk alamadığı, çıkış yolunun intihar olduğu düşüncesine kapıldığı zamanlar olmuştur. Ama bir şekilde yaşıyoruz, hayatımıza devam ediyoruz. Ölmeyi düşündüğümüz zamanları gençliğimize, tecrübesizliğime veriyoruz. Mesela orta yaşlı birinin kendini öldürdüğünü düşünemem ben. Hayatında çok şey görmüş geçirmiş, acılar çekmiş, belli yaşa kadar dimdik ayakta gelmiş insanları ilaç içerken, gaz solurken ya da ellerine bıçak almış hallerini düşünemem. Düşünmek de istemem. Hayatlarını daha bir düzenlidir, emekli olmalarına az yılları kalmıştır ya da olmuşlardır bile. Neden en rahat edecekleri zamanda bunu yaparlar? O heybetli bedenleri nasıl kendilerine yaptıklarından dolayı yerde hareketsiz yatar?
Dün kuzenimle migrosa gitmek üzere evden çıktık. Sokağın başına gelince bir ambulans gördük. Toplanan kalabalıktan ve ambulanstakilerin yavaş hareketlerinden birinin öldüğünü anladık. Ölüm o sokakta ilginç bir şey değil, zira yaşayanların hepsi yaşlı insanlar. Her yıl sokaktaki birkaç kişinin ölüm haberini alırız. Ambulansla beraber olay yeri incelemenin de orada olduğunu görünce bir şeylerin ters gittiğini anladık, ama işimize gelmedi çok sorgulamak. Moralimizi bozmak istemedik müthiş bir bencillikle. Akşamına öğrendik ki annemlerin, teyzemlerin çok yakın arkadaşı, 30 yıldır her daim görüştükleri biri intihar etmişti. İsminden kim olduğunu çıkaramadım, üzülmek yerine bencil olmak işime geldi, elimde telefon mesaj yazmaya devam ettim.
Bugün Freddie Mercury'nin doğum günü. Bu blogda da defalarca yazdım zaten, kendisi idolümdür. Hiç görmediğim birini çok seviyorum abi, öyle böyle değil ama. İyi ki doğdun dedim kendi kendime, "keşke ölmeseydin de, hep yaşasaydın sen, keşke." Videolarını izledim, şarkılarını dinledim, tam internetten çıkacakken o kadına da bakmak istedim facebook'tan. Bakmamla beynimden vurulmuşa döndüm zaten; "o kadın mı..." Evet tanıdığım biriydi, konuştuğum, hakkında kendimce bir şeyler düşündüğüm...
Şu anda inanılmaz üzgünüm, hala gözüme getiremiyorum yemeklerde neşeli neşeli konuşan kadının bir avuç dolusu ilacı boğazından indirdiğini, cansız bedeninin bulunmak üzere beklediğini. İntihar etmeden bir gün önce bir şeyler paylaşırken, yorumlar yaparken kararını vermiş miydi? Ben kuzenimle gülüşüp dedikodu yaparken o yanda can mı çekişiyordu? Migrosa erken gitmeye karar verseydik bir şeyleri değiştirebilir miydik? Artık bilmemize imkan yok.
Bu gece, bu sabah, şarkılar 2 güzel insana gitsin. Keşke hiç ölmeseydiniz, keşke hep yaşasaydınız.
Dün kuzenimle migrosa gitmek üzere evden çıktık. Sokağın başına gelince bir ambulans gördük. Toplanan kalabalıktan ve ambulanstakilerin yavaş hareketlerinden birinin öldüğünü anladık. Ölüm o sokakta ilginç bir şey değil, zira yaşayanların hepsi yaşlı insanlar. Her yıl sokaktaki birkaç kişinin ölüm haberini alırız. Ambulansla beraber olay yeri incelemenin de orada olduğunu görünce bir şeylerin ters gittiğini anladık, ama işimize gelmedi çok sorgulamak. Moralimizi bozmak istemedik müthiş bir bencillikle. Akşamına öğrendik ki annemlerin, teyzemlerin çok yakın arkadaşı, 30 yıldır her daim görüştükleri biri intihar etmişti. İsminden kim olduğunu çıkaramadım, üzülmek yerine bencil olmak işime geldi, elimde telefon mesaj yazmaya devam ettim.
Bugün Freddie Mercury'nin doğum günü. Bu blogda da defalarca yazdım zaten, kendisi idolümdür. Hiç görmediğim birini çok seviyorum abi, öyle böyle değil ama. İyi ki doğdun dedim kendi kendime, "keşke ölmeseydin de, hep yaşasaydın sen, keşke." Videolarını izledim, şarkılarını dinledim, tam internetten çıkacakken o kadına da bakmak istedim facebook'tan. Bakmamla beynimden vurulmuşa döndüm zaten; "o kadın mı..." Evet tanıdığım biriydi, konuştuğum, hakkında kendimce bir şeyler düşündüğüm...
Şu anda inanılmaz üzgünüm, hala gözüme getiremiyorum yemeklerde neşeli neşeli konuşan kadının bir avuç dolusu ilacı boğazından indirdiğini, cansız bedeninin bulunmak üzere beklediğini. İntihar etmeden bir gün önce bir şeyler paylaşırken, yorumlar yaparken kararını vermiş miydi? Ben kuzenimle gülüşüp dedikodu yaparken o yanda can mı çekişiyordu? Migrosa erken gitmeye karar verseydik bir şeyleri değiştirebilir miydik? Artık bilmemize imkan yok.
Bu gece, bu sabah, şarkılar 2 güzel insana gitsin. Keşke hiç ölmeseydiniz, keşke hep yaşasaydınız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








